/* BURADAN */ /* BURAYA */

03 Aralık 2008

UNUTMA, UNUTTURMA

Dünya Rakı Günü

13 Aralık Cumartesi günü oluyor. Kurban bayramı hafta sonu...
Rakıyı halen içen,
Rakıyı adam gibi içen,

Rakıyı önceleri iyi içen dostlarıma,

Daha birlikte çok rakı içeceğimiz günler olması dileği ile

Aralık ayinin ikinci Cumartesi günü 'Dünya Rakı Günü' olarak
kutlanır.

Rakıseverler birbirlerine hediye verir.

Gidip de başkalarına 'Dünya Rakı Günü diye bir şey mi var?' diye sormayın,

çok ayıplarlar.

Balığı bol, mevsimi soğuk, geceleri uzun ve

harflerinden 'rakı' yazılabilen yegane ay olan Aralık ayının ikinci

Cumartesisi Dünya Rakı Günü olarak kutlanır.

Bir kayda rastlanmamakla beraber Bekri Mustafa'nın da Aralık ayının ikinci

Cumartesi gecesi doğduğu rivayet edilir..



Bu özel gün aynı zamanda yılbaşının şenlikli bir provasıdır.

Dünya Rakı Günü, Türkiye ve Dünya sathına yayılmış, tüm

rakı severler tarafından 2006'dan beri coşkuyla kutlanır :)

Yıllar sonra tarihler böyle yazdığında,

'Ben ilk günden beri kutluyorum' deme sansınız olsun :)



'RAKININ da muhabbeti olur mu?' diyenler çıkabilir.

O meyhanelerde gördüğünüz rakı masaları aslında muhabbet, sohbet

masasıdır,



Bektaşi der ki :

Rakı ağızdan değil, kulaktan içilir.

Biz ona içki değil, dem deriz!'

RAKININ kitabini yazan Deniz Gürsoy, rakının nasıl içileceğini

değil 'Rakının nasıl içilmeyeceğini' yazmıştır. (Oğlak Yayıncılık)


Oturursun masaya, garson bir şişe rakı getirir, mezeleri sıralar,

kadehini doldurur, içersin!


HAYIR, rakı öyle içilmez...

Rakının nasıl içileceğini, ya da nasıl içilmeyeceğini bilelim.


Rakı güneş batmadan içilmez.

Rakı yalnız başına içilmez,

duvara bakılarak içilmez,

rakı keyif için içilir,

dertlenmek için içilmez,

rakı sohbet için içilir.



Rakı, sakadan, nükteden, işletmeden anlamayan bayır turplarıyla içilmez.



Rakı gürültüyle içilmez.


Rakı çabuk içilmez, içip masadan kalkılmaz.


Rakı sofrasında fazla yemek yenmez, mezelerle yetinilir.


Rakı sofrasında sigara küllüğüne zeytin çekirdeği, sıkılmış limon kabuğu
konmaz,

Rakı kadehine önce rakı, sonra su, daha sonra da buz konur;

bu sırayı bozarsanız, anason kadehin üzerine çıkar, rakının hem tadı hem

keyfi kaçar.


RAKININ ana mezeleri dışında, ekstra mezeleri de vardır,

bir de 'göz mezesi' vardır ki....tahmin ettiğiniz değil, bakin o nedir? :


Yahya Kemal, her aksam sofrasını 'kuş sütü eksik' kurdurur,

ama çoğuna el bile sürmezmiş...

Lakin sürsün, sürmesin hepsi hesaba yazıldığı için şef garson,

şaire, şimdiki deyimle 'kıyak yapmış', sofraya kırmızı turp koymamış...

Yahya Kemal gelmiş, oturmuş masaya söyle bakmış garsonu çağırmış:

'Nerede kırmızı turp?'

'Efendim dikkat ettim yemiyorsunuz da...'

'Ben sofraya konan her şeyi yemek zorunda değilim, onların bazıları

benim göz mezemdir!' demiş..


RAKI için çok şey söylenir, yazılır, ama Necip Mirkelamoğlu' nun

'Rakınamesi' de unutulur gibi değildir;


İşte bir dörtlük:

'Nükte, cinas anlayan;

Ahengi bezme uyan;

İçip zırvalamayan;

İşte onadır rakı.'

ATA'NIN C.DÜNDAR'A MEKTUBU

Utandım çocuk

Beni anlatan bir film yapmışsın .
Kızgınım, utanç içindeyim.
Sana değildir kızgınlığım. Filmdeki Mustafa'dan da utanmış değilim.
Başaramamışım, bundandır utancım.
Komutam altında, bu vatan için kanını akıtan Türk askerlerinden utandım.
"Özgürlük" demiştim, benim karakterimdir. .
"Bilim" demiştim, tek yol göstericidir.
Sen, "Karanlıktan korkardı" demişsin benim için.
Korkardım evet. Bu ulusu boğmak isteyen karanlıklardan çok korktum.
Ama insaf be çocuk, korkup da kaçmadım ya.
Söküp atmadım mı o karanlığı bu ülkenin üzerinden?
Diktatör demişsin bir de. Hiç okumadın mı çocuk?
Nerde benim nesilleri emanet ettiğim öğretmenler?
Anlatmadılar mı sana ?
Başkomutan olarak cepheden cepheye koşarken, ve bütün kararları tek başıma alabilecekken neden bir meclis kurdum ben çocuk? Böyle diktatör olur mu?
Ah be çocuğum.
Neden, nasıl düşman ettiler seni bana?
Baktım aşktan, sevgiden, aileden bahseden güzel şeyler yazmışsın bugüne kadar. Belli ki, Çalışkansın, zekisin. Kara cüppeleri ile milletin ümüğüne çökmüş olan yobazları çok iyi anlarım da çocuk, seni anlayamıyorum. Onlar zaten hiç sevmedi beni. Yüzyıllardır süren iktidarlarını çekip almıştım ellerinden. Sevmeyecekler beni elbette..
Peki sen çocuk, sen neden kol kola girdin bu kara kalplilerle?
Dedim ya, sana değil kızgınlığım.
Başaramamışım. Anlatamamışım demek ki özgürlüğün kıymetini, bağımsız bir ulusun, onurlu özgür bireyi olmanın ne büyük bir nimet olduğunu.
Yazık olmuş, onca vatan evladının kanına, onca ananın göz yaşına. Veremem ki şimdi hesabı, ne o gencecik bedenlere, ne de gözü yaşlı analara.
"Bu muydu uğruna bizi ölüme gönderdiğin vatan?" derlerse,
"bu nesiller miydi, ölen evlatlarımızın kanıyla kurduğun ülkeyi emanet ettiğin?" diye sorarlarsa
ne derim ben onlara be çocuk?
Olmadı be çocuk... olmadı.

17 Eylül 2008

"Türk olmak nasıl bir duygudur" Sorusuna Gurbetçi gencin cevabı

Aslında çok şeydir, Türk olmak.

Türk olmak,
Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.

Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.

Türk olmak,
Kıbrıs'ta, Hocalı'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.

Türk olmak,
faşist olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığınca.

Türk olmak,
demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sövdüğünde.

Türk olmak,
lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.

Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, ataların bir çok asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir tabii ki sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.

Türk olmak,
Selanik'te Pontus Anıtı'nın, Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.

Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir.
Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Arabaya koşulan ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta , kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.

Türk olmak,
Troya'dan bu yana, Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.
Doğu Roma'yı da Batı Roma'yı da yıkıp, yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır Türk olmak.

Türk olmak,
Mostar'da köprüdür, Kerkük'te kaledir, Istanbul'da Kızkulesi'dir, Anadolu'da buğdaydır, Çukurova'da pamuktur, Ege'de tütün, Karadeniz'de fındık, Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak,
Çanakkale'de ölmektir. Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır. Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlından helallik almaktır.

Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir.

Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır.
Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.

Türk olmak,
harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak,
askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin şehit oğlunun ardından 'bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim' demesidir.
Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'vatan sağ olsun' demesidir.

Türk olmak,
'Türk çayında radyasyon olmaz' yalanları ile, 'gusül abdesti alana aids bulaşmaz' dolanları ile yaşamaktır.
Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak,
ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır

Türk olmak,
Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir.Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak,
milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır.

Türk olmak,
aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir tez tutamadan, toprağa girmektir. En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. Eşkıyaya türkü yakmaktır,

Türk olmak,
Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir Türk olmak.
Türk olmak, Yunus'u bilmektir, Aşık Veysel'i sevmektir. Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî -tek bir satırını okumasa da- yüreğinde taşımaktır.

Türk olmak,
saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde...Hayatın sana verdiklerine 'nasip', vermediklerine 'kısmet' demektir.
Her işin 'hayırlısına' inanmaktır ve 'feleğe' küfretmektir ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.

Türk olmak,
Asya'da batılı, Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradandan ötürü sevmektir.
Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.

Türk olmak,
mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir. Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak,
Buhran zamanında Arjantin'de  mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.

Türk olmak,
En zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak.

Türk olmak, Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir.

Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir

22 Mayıs 2008

İrecep Bey..

İrecep Bey - İlhan Esen

İrecep bey sen bize, meydanlarda söz verdin.
Memleketi düzlüğe, götcem dedin götmedin.
Garşımızda safilce, boynun büküp durdun,
Haydut, hırsız, haksıza, çatcem dedin çatmadın.

Müslümanız çok şükür, Batıyınan işimiz
Olmaz bizim, bizlere yeter gendi aşımız,
Dedin emme, sayende, tasmalandı başımız,
IMF cavırını, atcem dedin, atmadın.

Kerkükte gızanları, Kürde teslim eyledin,
Türk’e vurana güldün, vurulanı payladın,
Bir ara sevindiydik, böyük laflar eyledin ,
Kerkük gırmızı çizgim, gitcem dedin gitmedin.

Bizden oy ister iken, cavırlara hep çattın,
Denizli meydanında, bol bol palavra attın,
Amerika’ya karşı, söyle bakam, ne ettin,
Çilli horozlar gibi, ötcem dedin ötmedin.

Push denen o pis cavir, şeyhin mi oldu senin,
El pençe divan durdun, her lafına sen onun,
Bir tek vatansever yok, hayalin dolu dört yanın,
Memleket davasını, gütcem dedin gütmedin.

Mesuttan gurtulduyduk, rahmet okuttun ona,
Nah bu eller gırılsın, daha oy versem sana,
Rezil rüsvay eyledin, bizi tekmil cihana,
Devleti böyük devlet, etcem dedin etmedin .

Aşiret artığından, gorkup gaçacak millet,

Esgerinin başına, çuval geçecek millet,
Senin gibi içi boş, balon seçecek millet,
Değildik, yemin ettin, dutcem dedin dutmadın.’

İlhan Esen

Eskişehir Sakarya Gazetesi Şener Yılmaz ‘ın köşesinden
NOT :
Böylesine güzel bir Şiiri (taşlamayı) siteme koymamazlık edemezdim herhalde..
Beni bu şiirden haberdar eden Turgut İbişe Teşekkürler..

12 Mart 2008

OKUMANIN ÖĞRENMENİN YAŞI YOK..

Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra 'Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz' dedi... Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki,yumuşak bir el omzuma dokundu... Döndüm... Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu... 'Ben Rose' dedi.. 'Benim adım Rose, yakışıklı... 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?..' Güldüm... 'Tabii' dedim... 'Hadi sarıl bana...' Öyle sımsıkı sarıldı ki...
'Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin' diye şaka yaptım.. Minik bir kahkaha ile yanıtladı: 'Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım...' Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık... Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum.
Sömestr boyunca Rose kampüsün ilahesi oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu... Sömestr sonunda, Futbol Balosuna davet ettik Rose'u... Konuşma yapması için... Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok...
Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi... 'Ne kadar beceriksizim, değil mi?... Özür dilerim... Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski attırdım. Sonucu görüyorsunuz... Şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil... Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?...' Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı
'Yaşlandığımız için eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz... Eğlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır... Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak... Bir rüyanız olmalı mutlak... Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok...
Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır... Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz... Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir.
Asla pişman olmayın... Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü... Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır... Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır...' Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi...
Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü. Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı. 'Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını' hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu... Rose'un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:

06 Mart 2008

Sıcak Su

Sıcak Su...

Çinliler çok sıcak su içerler ... Bol Bol Sıcak Su .... Bütün gün, her gün !

NEDEN bol sıcak su?

Çay veya su bazlı içeceklere benzemeyen şekilde, bol su mide yüzeyinde kan akımına direkt olarak emilen birkaç maddeden biridir. Beden suyu diğer bileşenlerden ayırmak zorunda kalmaz.

NEDEN Sıcak Su?

Çinliler, 40 yaşından sonra oda sıcaklığından daha soğuk olan hiçbir şeyin bedenlere alınmaması gerektiğine inanırlar. Çünkü normal yaşlanma fiziksel değişimler üretir:

a) Kan damarları daha az elastik olur ve içindeki birikim nedeni ile çapı küçülebilir, bu nedenle yüksek kan basıncı oluşabilir ve kan dolaşımı problemleri ortaya çıkabilir (dondurma başağrısı sendromu)
b) Sindirim sistemi (büzgen kas, barsaklar ve kolon) da daha az elastik olur, sindirim sorunlarına ve kabızlığa neden olur.

Çinliler soğuk içecekler içtiğiniz veya soğuk besinler yediğiniz zaman içsel organların daha fazla büzüldüğüne, mevcut problemleri daha da kötüleştirdiğine inanıyor. Yağlı bir tavayı soğuk suda yıkamaya çalışın. Yağlar donar ve yapışır. Ama aynı tavayı SICAK suda yıkarsanız, yağı çözer ve uzaklaştırır. Bedenimiz yağları içerir. Sıcak su sistemimizi temizler.

SICAK SUYUN Faydaları :

1 - Bedenin doğal serinletme sistemini çalıştırır. Bu kan dolaşımında artışa neden olur.
2 - İç organları ve kaburga kafesinin etrafındaki kasları gevşetir, daha derin nefes almanızı sağlar.
3 - Mide asidi etkilerini rahatlatır ve asit reflu semptomlarını rahatlatır.
4 - Sulanmayı ve besinlerin emilimini artırarak sindirime yardımcı olur.
5 - Kabızlığı giderir.
6 - Kilo verme : yemeklerden yarım saat önce içilen sıcak su iştahı azaltır ve kilo vermeyi hızlandırır. Nefes tekniği ile birleştirilirse, yağ yakmak için hiper - oksijenlenme sağlar.
7 - Soğuk algınlığı, gripin süresini kısaltır, zatürreyi önler.

NE KADAR İÇMELİ? NE KADAR SICAK OLMALI? NE KADAR SIK İÇMELİ

Günd e 3 kez 1 fincan için, kahve sıcaklığında. Daha fazlası daha iyidir.

Dr. Susan Lee-Smith RN, PhD,

28 Şubat 2008

Alyansı neden dördüncü parmağımıza takmalıyız?

Alyansı neden dördüncü parmağımıza takmalıyız?

Bunun, Çinliler'in anlattığı çok güzel ve inandırıcı bir açıklaması var...

Başparmak, anne-babanızı,
İşaret parmağı, kardeşlerinizi,
Orta parmak, sizi,
Dördüncü parmak (yani yüzük parmağı), hayat arkadaşınızı,
Ve serçe parmak, çocuklarınızı temsil eder.

İlk önce avuçlarınızı birbirine bakacak şekilde açın. Orta parmakları bükün ve sırt sırta birleştirin. Daha sonra kalan dört parmağınızı da şekildeki gibi açıp, uç uca getirin.



Şimdi, anne babanızı temsil eden başparmaklarınızı ayırmaya çalışın... Açılacaktır, çünkü anne babanız sizinle birlikte ömür boyu yaşamayacaktır. Er ya da geç onlardan ayrılmak zorundasınız.

Baş parmaklarınızı önceki gibi birleştirip, kardeşlerinizi temsil eden işaret parmaklarınızı ayırın. Onlar da ayrılacaktır, çünkü kardeşleriniz kendi ailelerini kurup, ayrı bir hayat seçer.

İşaret parmaklarınızı birleştirip, çocuklarınızı temsil eden serçe parmaklarınızı ayırın. Onlar da ayrılıcak, çünkü çocuklar da evlenir ve bir gün kendi hayatlarını kurar.

Son olarak serçe parmaklarınızı birleştirip, eşlerinizi temsil eden yüzük parmaklarınızı ayırmaya çalışın. Ayıramadığınızı görünce şaşıracaksınız. Çünkü karı-kocalar hayat boyu bir arada yaşarlar... İyi günde ve kötü günde...

24 Şubat 2008

23 Şubat 2008

BÖYLE BİR GÜNDE YAKIŞMADI

TÜRK ordusu ne zaman bu ülke için böyle bir göreve başlasa, her şeyi unuturum.

Düşmanlıklar, öfkeler, kızgınlıklar hepsi birer birer silinir.

O kahraman çocuklar üzerine dikkat kesilirim.

Dünyanın en zengin ülkelerinin başaramadığı işleri başaran, eksi 5 derecelerde geçilmez denen dağları geçen çocuklarımız, başlarındaki komutanlar benden her şeyi alır götürür.

Geriye gözyaşlarımı bırakır.

Türk ordusudur bu.

Hayatım boyunca üzerine toz kondurmadığım, ölünceye kadar kondurmayacağım ordumuz.

Kimse, hiçbir kinayeli küçümseme içimdeki o sevgiyi haykırmama máni olamaz.

Böyle günlerde kendimi tutamam.

Çocukluğumun en saf duygularına sadakatimi hatırlarım.

İzmir’in kurtuluş günlerinde, 19 Mayıslarda, 30 Ağustoslarda, onlar önümden geçerken göğsümde düğümlenen o karşı konulmaz ağlama duygusu basar beni.

Bilirim ki, öleceğim güne kadar o gözyaşlarına hiç máni olamayacağım.

Böyle günlerde hepimizin kalbi onlarla birliktedir.

Hepimizin duaları onlar içindir.

Tek yürek oluruz.

İşte o yüzden Cumhurbaşkanı’nın, böyle bir günde türban değişikliğini onaylaması ne ona ne Türkiye’ye yakıştı.

Çünkü bugün, yangından mal kaçırma günü değildi...

Böyle bir gün "Cambaza bak" deme günü hiç değildi.

11 Şubat 2008

Truva Atı (TROJAN) Nedir ?

(Tabi ki bu değil!..)

Bilgisayarında koruma önlemi almayanlara..
Truva Atı (Trojan Horse yada kısaca Trojan ) Nedir ?
http://www.geocities.com/SiliconValley/Campus/4400/guvenlik.htm (Alıntı)
Eğlenceli yada faydalı bir program gibi gözüken, ancak maksadı hedef sisteme zarar vermek olan programlardır. Bilmeyen yoktur: eskiden başımızda programlarımızı yokeden Truva Atları vardı şimdi ise aynı işi yapabilen ama uzaktan kontrol edilebilen Truva Atları var. Evet doğru "Uzaktan Kontrol Edilebilen Truva Atları"

En yaygın baş belaları "Back Orifice, kısaca BO) " ve "NetBus"

Her iki Truva Atı, yukarıda anlatıldığı yolla sisteme girmektedir. Kendi başlarına sisteme dokunmazlar. Ancak sisteme girdikten sonra Windows kayıtlarında değişiklik yaparak her Windows oturumunda kendilerini çalışır hale getirirler. Her iki Truva Atını uzaktan kontrol edebilmek için aynı adı taşıyan programlar mevcuttur.

Şöyle düşünelim:
Siz internet bağlantısı olan masum bir bilgisayar kullanıcısısınız. Akşamları internete bağlanıp şöyle bir gezintiye çıkıyorsunuz. Bilgisayarın karşısında çayınızı içerken E-Mektuplarınızı kontrol ediyor, arkadaşlarınızla sohbet ediyorsunuz. Her ne şekilde olursa olsun yukarıda anlatılan Truva Atları sisteminize bulaşmış olsun. Eğer önleyici programlarınız yoksa, söz konusu Truva Atlarını kontrol eden programı olan herkes sisteminize girebilir. Burada Truva Atı, bilgisayarınızı bir tür server haline sokar ve internet üzerinden gelen komutları sizin bilgisayarınızda uygulayıp sonucunu hizmet ettiği karşı tarafa iletir. Eğer dikkatli bir kullanıcı değilseniz tüm bunlardan HABERİNİZ BİLE OLMAZ!

Truva Atına, kontrol programlarıyla gönderilen komutlardan en önemlileri şunlardır:

-Klasör içeriğine bakma, Klasör yaratma/silme
-Dosya arama, dosya silme, dosya içeriğine bakma
-Bilgisayarınızı hizmetçi hale getirme (sabit diskinizde gezinebilir, dosya çekebilir)
-Windows oturumunu kapatma, windowsu kilitleme
-Windows kayıtlarına erişme, kayıt silme, kayıt yaratma
-Sistem bilgisini alma, zuladaki şifreleri alma
-Dosya gönderme, dosya alma

Görüldüğü üzere Truva Atı, telefon hattının diğer ucundaki sahibi için yukarıdaki komutları sizin bilgisayarınızda uygulayabilmektedir. Elbette ki siz masumca internete bağlıyken.

Truva Atlarının tesbiti ve yok edilmesine geçmeden evvel "Bütün bunlar nasıl olabilir ?" sorusuna cevap arayalım. Bildiğiniz gibi (bilmiyorsanız açıklıyorum) bir çok programcı, masum programlarına "Arka Kapı (Back Door)" tabir edilen kodlar ilave ederler. Kullanıcılar bunları bilmezler. Ancak gerektiğinde programcı tarafından kullanılırlar. Mesela şifre korumalı bir program satın aldığınızı düşünün. Program bir ara çalışmaz oldu ve teknik destek istediniz. Programcı sizin şifrenize ihtiyaç duymadan programını çalıştırabilmesi için programa bir parametre ile kendini tanıtır. Program, içerdiği rutin icabı, çalıştıranın kendi programcısı olduğunu anlar ve hata analiz prosedürünü çalıştırır. Böylece programcı hataları bulur, onarır ve programı çalışır hale getirir. Siz bu prosedürü bilmiyordunuz bile. Bu çok basit bir Arka Kapı. Elbetteki kötü niyetli değil, sadece uzman olmayan kişilerin ulaşmasını engellemek amacıyla yapılmış bir prosedür.

Delikler sadece yazılımlarda değil, bilgisayar entegrelerinde de olabilmektedir. Mesela bir zamanların en yaygın ev bilgisayarı olan Commodore 64'ün en alt ekran satırı haricinde normalde kimsenin ulaşamadığı bir satırının da olduğunu üreticileri bile bilmiyordu. Bir grup programcı, bilgisayar entegresindeki delikten faydalanarak bu satırı kullanmayı başardı.

İşte bazı hacker tabir edilen ve sistem hakkında son derece yüksek bilgiye sahip kişiler, Windowsun ağ bağlantılarındaki Arka Kapılarını ve eksiklerini (hole,delik) tesbit etmişler ve yukarıda anlattığımız Truva Atı programlarını ve Truva Atlarını uzaktan kontrol etmeye yarayan programları bu deliklere göre yazmışlardır.

BO ve NetBus Truva Atlarının Tesbiti ve Yok Edilmesi

UYARI:
Windows kayıt düzenleyicisi (Registry Editor) kullanımı ile ilgili deneyiminiz yoksa yardım alın!
Ayrıca herhangi bir hataya karşı Windows klasöründeki USER.DAT ve SYSTEM.DAT dosyalarını
ayrı bir klasöre kopyalayın. Yapacağınız işlemler bu dosyalarda gerçekleşecektir.

BO Truva Atının Tesbiti
1. Başlat/Çalıştır'dan Kayıt Düzenleyicisini çalıştırın (REGEDIT yazıp Enter'e basın).
2. HKEY_LOCAL_MACHINE\Software\Microsoft\Windows\CurrentVersion anahtarını açın.
3. Bu anahtarda iken Run, RunOnce, RunOnceEX, RunServices, RunServicesOnce alt tuşlarına
tek tek bakarak aşağıdakine benzer değerleri arayın.
".EXE" satırını gördüyseniz sisteminizde BO Truva Atı var demektir.
Bu program, her windows oturumunda çalışması gereken diğer programlarla birlikte çalıştırılır.
Dolayısıyla diğer satırlara dokunmadan, yukarıdaki adı içeren satırı silin.
4. Bilgisayarınızı yeniden başlatın.
5. Windows gezginiyle Windows\System klasörüne bakın. Burada 122 kBayt uzunluğunda adı
olmayan bir dosya göreceksiniz. Silin! Aynı klasörde WINDLL.DLL dosyasını bulun ve
önyargısız silin. Her iki dosya da BO Truva Atı dosyalarıdır.
Tebrikler, BO Truva Atından kurtuldunuz, şimdi bilgisayarınızı yeniden başlatın.

Truva Atı dosyaları farklı isimlerde olabilir. Emin olmak için, Başlat/Bul/Dosyalar ve Klasörler sekmesini seçin. Konum olarak Windows klasörünü belirtin ve Gelişmiş sekmesine geçin. İçerdiği Metin kutusuna "bofile" yazarak aramaya başlayın. Bulunan dosyalar BO Truva Atı dosyalarıdır.
Dosya isimlerini biryere not edin ve yukarıdaki kayıt anahtarında bu isimleri bulun ve o anahtarı silin. Ayrıca dosyaları da silmeyi unutmayın.

NetBus Truva Atının Tesbiti
1. Başlat/Çalıştır'dan Kayıt Düzenleyicisini çalıştırın (REGEDIT yazıp Enter'e basın).
2. HKEY_LOCAL_MACHINE\Software\Microsoft\Windows\CurrentVersion anahtarını açın.
3. Bu anahtarda iken Run, RunOnce, RunOnceEX, RunServices, RunServicesOnce alt tuşlarına
tek tek bakarak aşağıdakine benzer değerleri arayın.
"PATCH.EXE" satırını gördüyseniz sisteminizde NetBus Truva Atı var demektir.
Bu program, her windows oturumunda çalışması gereken diğer programlarla birlikte çalıştırılır.
Dolayısıyla diğer satırlara dokunmadan, yukarıdaki adı içeren satırı silin.
4. Bilgisayarınızı yeniden başlatın.
5. Windows gezginiyle Windows çekmecesine bakın. Burada 4?? kBayt uzunluğunda "PATCH.EXE"
dosyasını göreceksiniz. Silin! Tebrikler, NetBus Truva Atından kurtuldunuz.
6. Bilgisayarınızı yeniden başlatın.

ŞİMDİ BÜTÜN İNTERNET ŞİFRELERİNİZİ DEĞİŞTİRİN!
İnternete bağlanmanızı sağlayan şifrelerinizi ve diğer tüm önemli internet şifrelerinizi değiştirmeyi de unutmayın, zira birileri! bu şifreleri kullanıyor olabilir.

Sisteminiz Saldırılardan (ŞİMDİLİK) Nasıl Korunabilir ?

Eğer Windows95 kullanıyorsanız tercihiniz Windows98'e geçmek olsun. Windows98'in Windows95'e göre daha güvenli olduğu açık. Pekçok delik kapatılmış. Ancak dışarıda biryerlerde pek çok hacker olduğunu unutmamak gerekir!

Hali hazırda Windows95 kullanıyorsanız öncelikle Windows Sockets programlarını güncelleyin. Microsoft'un sitesinden Windows95 için WinSock2.2 'yi indirip kurun. İnternete bağlıyken tüm haberleşme portlarını kontrol altında tutabilen FireWall yada benzeri bir program kullanın.

KAYNAĞINI BİLMEDİĞİNİZ PROGRAMLARI SİSTEMİNİZDE ÇALIŞTIRMAYIN!
ŞÜPHELİ SİTELERDEN PROGRAM İNDİRMEYİN!

09 Şubat 2008

ASRIN KADINI...


ÇEVRE KİRLİLİĞİNİN YARATTIĞI FELAKETTEN İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE, KURAKLIĞA, KİMSESİZLİĞE, ŞEFKAT VE SEVGİNİN ANLAMINA, İNSANIN YÜCELİĞİNE VE ONUN ANALIK DUYGULARI İLE MERHAMETİNE KADAR AKLIMA BİR ÇIRPIDA GELİVEREN DUYGULARIMI SİZİNLE PAYLAŞMAK İSTEDİM.

DOĞRUSU BENİ ÇOK ETKİLEDİ.

TEK KAREDE BU DENLİ DUYGULARI GÖSTEREBİLEN FOTOĞRAF SANATÇISINI AYAĞA KALKIP ALKIŞLAMAK GELİYOR İNSANIN İÇİNDEN.


Unicef & MSN Yardım Kampanyası

Tabağınızdaki yemeği çöpe atmadan önce lütfen açlıktan ölen insanları düşünün!

Afrika`da açlıktan çocuklar ölmekte, Unicef`in MSN ile yaptığı anlaşma sonucu,

ölen ve geriye kalan çocuklar için yardım kampanyası başlatılmıştır.

Bu maili ne kadar çok kişiye gönderirseniz, bu anlaşma gereği 5 EURO, Unicef`in hesabına geçecektir.

Afrika ve tsunami çocuklarımıza. 'Şefkat Çağrısı' kampanyamıza katılın lütfen.

Aldığınız bu mail ve az sonra göndereceğiniz mailiniz 10 EURO kazandırdı bile Unicef`e.

Lütfen ölmekte olan çocukları yaşatalım. Her 3 saniyede 1 çocuğun açlıktan öldüğünü unutmayalım.

BU MAILI TÜM YAKINLARIMIZA YOLLAYALIM...

...herşey gönlünüzce olsun

08 Şubat 2008

NE BENZETME AMA...

ÇAY'I ÇOK SEVDİĞİMİ SÖYLEYİNCE, YAŞLI BİR TEYZE ANLATTI GEÇENLERDE...
"BAK HOCAM" DİYE BAŞLADI SÖZE:
-ÇAYIN ALT DEMLİĞİ EVDEKİ KAYNANADIR ; DEVAMLI KAYNAR DURUR.. .ÜST DEMLİK
EVDEKİ GELİNDİR;ALT DEMLİK KAYNADIKÇA O OLGUNLAŞIR,DEMLENİR...
GELİNİN KOCASI İSE BARDAKTIR ; BİRAZ KAYNANA DOLDURUR ONU BİRAZ DA GELİN...
ÇOCUKLAR ÇAYIN ŞEKERİDİR ; TAT VERİR...
GÖRÜMCE İSE ÇAY KAŞIĞIDIR ; ARADA BİR GELİR VE KARIŞTIRIR GİDER...
KAYNATAYA GELİNCE; O DA BARDAK ALTIDIR; DÖKÜLENLERİ BİR ARAYA TOPLAR...
ÇAY DEYİP TE GEÇMEMEK LAZIM DEMEK Kİ ...DURMAK LAZIM

30 Ocak 2008

Kabağın Sahibi Vardır Elbet!

Kabağın Sahibi Vardır Elbet!

Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir.
Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir... Saç, sakal, bıyık, kas, ne varsa hepsinden.
Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der.

Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Dervis aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş.
Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur.
Ses çıkaramaz.

Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar.
Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
'Kabak aşağı, kabak yukarı.'
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.
Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır.
Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.

Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!

Hikâye böyle...
Ama hayat da böyle...
Ensemize, kafamıza vurup vurup dalga geçen sahte kabadayıların, kabağın da bir sahibi olduğunu, bu sahibin de en affetmeyecegi şeyin kibir ve kul hakkı yemek olduğunu unutmaya başlayanlar, koltuklarına, makamlarına, rantlarına
yapışanlar anlayacaklardır ...

Gününüz , ömrünüz güzel olsun....

18 Ocak 2008

Ulusal Bilinç

Babası öldü.
Yetim büyüdü.
Üvey evlat oldu.
Tutuklandı.
Hapse atıldı.
Sürüldü.
İşsiz kaldı.
(Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne: Harcamalarım
fazla değil, zira gelirim hep az.)
Hastalandı...
Böbreklerinden.
Vuruldu...
Göğsünden.
Mesleğinden atıldı.
İdama çarptırıldı.
Kardeşleri öldü.
Çocuğu olmadı.
Boşandı.
Karaciğeri iflas etti.
Evet...
Mustafa Kemal Atatürk bu.
Evladı olmayan bir yetimin, duygularını anlatın... Anlatın ki, o yetimin, evlatlarımıza bıraktığı hediyenin kıymetini anlasın evlatlarımız.
Cumhuriyet, çocuklara anlatıldığı gibi, folklorik bir müsamere coşkusundan ibaret değil çünkü... Anlatın ki, kökeninde barınan derin hüznü kavrasınlar.
İşte liste yukarıda.
Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse, gelmiş... Bunu anlatın.
Direnen...
Teslim olmayan ruhu anlatın.
Korkmasınlar engellerden.
Korkmasınlar yalnız kalmaktan.
Korkmasınlar işsizlikten.
Korkmasınlar parasızlıktan.
Korkmasınlar alçaklardan.
Korkmasınlar doğrulardan.
Yürek dediğin...
Sadece organ değil arkadaş.
Bunu anlayın!!!

AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasını protesto ediyoruz! Ulusal bilincimizi yavaş yavaş yok etmelerine izin vermek istemiyorsanız; bu mesajı iletebileceginiz kadar iletiniz!


İzmir kurtulmuş, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler... Trene binerler ve kompartımana çekilirler. Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün kompartımanının kapısını çalar.
Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatını yıkamaktadır.
Yaveri:
-"Paşam bu ne hal, hiç uyumadınız herhalde; niye böylesiniz", der.
-"Çocuk, kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşsunuz, kolumu yastık yaptım ağrıdı, setremi yastık yaptım üşüdüm,
uyumadım kalktım", der.
Yaveri:
- "Aman Paşam! Birimize haber vereydiniz; hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik", der.
Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir:
-"Geç fark ettim, hepiniz en az benim kadar yorgundunuz, hiç birinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil; milletimin rahat uyuması".

ATAMIZ SAYESİNDE NE KADAR RAHAT UYUYORUZ Kİ; HALA UYANAMADIK ?

11 Ocak 2008

Yavuz Sultan Selim'in Zerafeti

Yavuz Sultan Selim Han döneminde, İran hükümdarı Şah İsmail, kıymetli mücevherler ile dolu bir hediye sandığı gönderiyor, hünkâra.
Sandık  açılır.  İçinden  çeşit  çeşit  değerli  taşlar,  kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkar.

Fakat, sandık açılır açılmaz, etrafa pek fena bir koku yayılır.

Önce,  hiç  kimse  bir  anlam  veremez, nadide mücevherler ile dolu sandıktaki bu fena kokuya.

Sonra, mesele anlaşılır.

Sandığın dibine insan dışkısı doldurulmuş.

Yani, Şah İsmail, aklı sıra, cihan padişahına hakaret ediyor…
Cihan padişahı emir verir,

"herkes düşünsün, bu edepsizliğe, Osmanlı'nın şanına yakışacak şekilde bir mukabelede bulunmalıyız.“

Ve çözümü  yine kendisi  bulur.
Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatılır.

Sandığın içine, o zamanın en  nefis gül kokulu lokumlarından hazırlanmış bir kutu yerleştirilir.

Kutunun altına da, bir satırlık yazıdan ibaret pusula (not) iliştirilir.
Hediye sandığı, itina ile süslendikten sonra, Şah İsmail'e gönderilir. Sandık, Şah'ın huzurunda açılır.
Sandık açılır açılmaz, etrafa mis gibi gül kokusu yayılır. Mücevher vs. gibi hediyeler takdim edildikten sonra, Osmanlı Elçisi –Şah’ın tedirgin olmaması için, önce kendisi tatmak kaydıyla- büyük bir saygı ve nezaketle, Şah İsmail'e lokumdan ikram eder.
huzurda bulunanlara teker teker ikram etmeye başlarlar, lokumdan. Şah, bütün bu olup bitenlere bir anlam veremez.

Osmanlı Elçisi, Şah'ın şaşkınlığını gidermek için, lokum kutusunun altına iliştirilmiş mütevazı pusulayı uzatır.
Pusulayı okuyan Şah'ın yüzünde, bu sefer, şaşkınlığın yerini büyük bir utanç ifâdesi alır;
"İsmail, herkes yediğinden ikram eder"

HEYKELLER

03 Ocak 2008

KARŞI DEVRİMİN KRONOLOJİSİ

KARŞI DEVRİMİN KRONOLOJİSİ
____________ _________ _________ ________

CHP Dönemi

4 Şubat 1949: İki "meczup" Meclis'te ezan okuyor.

15 Şubat 1949: İlkokullarda isteğe bağlı olarak din dersleri
okutulmaya başlanması öneriliyor.

1 Mart 1950: CHP hükümeti, Tekke ve Türbelerin Kapatılmasına Dair 677
sayılı yasayı yürürlükten kaldırıyor. Türk büyüklerine ait olanlar ve
sanatsal değer taşıyanlar Milli Eğitim Bakanlığınca(!) halka açıldı.
Açılan türbe sayısı ilk aşamada 19 idi.

12 Nisan 1950: Mareşal Fevzi Çakmak için düzenlenen cenaze töreninde
gericiler dini siyasete alet ederek gövde gösterisi yapıyor.

***

DP Dönemi

29 Mayıs 1950: Başbakan Menderes, sadece "Millete mal olmuş
inkılaplarımızı saklı tutacağız" diyerek irticaya ilk işareti veriyor.

16 Haziran 1950: Ezanın Arapça okunması yasağı kaldırılıyor.

5 Temmuz 1950: Radyoda dini program yayınlama yasağı kaldırılıyor.

21 Ekim 1950: Milli Eğitim Bakanlığı, okullarda din derslerinin
zorunlu olmasına karar veriyor.

3 Aralık 1950: Arap harfleriyle tedrisat yapmak için gizli ya da aleni
dershane açanlar hakkında 23 Eylül 1931 günlü, 12073 sayılı
kararnamedeki yasaklama kaldırılıyor. Böylece Kuran kursu ve imam
hatip okullarına yeşil ışık yakılıyor.

1953: Köy Enstitüleri, İlköğretmen Okulları'na dönüştürüldü.

1953: Yasa değişikliği ile "siyasi yayın ya da beyanlarda bulunmak,
öğretim üyeliğinden çıkarılmaya neden olan bir suç" sayılmaya başladı.

1954: 25 yılını dolduran öğretim üyelerinin emekliye ayrılmasını
sağlayan yasa ile öğretim görevlilerini bakanlık emrine alan ya da
görevden uzaklaştırmayı sağlayan yasa çıkarıldı.

1955'te Başbakan Menderes, DP Meclis grubunda arkadaşlarına şöyle sesleniyor:
"Siz öyle güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasa'yı bile
değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz."

Menderes, 1956'da Konya'da halka hitap ederken "ortaokullara din
dersleri konulacağını" açıklıyor.

13 Eylül 1956: Ortaokul ders programlarına seçmeli din dersleri konuyor.

Başbakan Menderes, 1957'de Ödemiş'te halka yaptığı konuşmasını bir
kasaba imamı gibi bitiriyor:
"Allah, münafıkların şerrinden hepimizi korusun." Genel seçimler
yaklaşınca hızını alamıyor ve seçmene şu vaatlerde bulunuyor:
"İstanbul'u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii'ni de ikinci bir kâbe
yapacağız."

14 Şubat 1957: Başbakan Menderes, Ankara'da Kocatepe Camii'nin yapımı
için Cami Yaptırma Derneği'ne 100.000 TL bağış yapıyor.

19 Mayıs 1957: Kayseri'de halka yaptığı açıklama Menderes,
"DP'nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde yeni 15.000 cami inşa
edildiğini ve başta Süleymaniye olmak üzere 86 caminin onarıldığını,
Süleymaniye'nin 500'üncü yıl dönümünü kutlamak için Müslümanların
İstanbul'a davet edileceğini" söylüyor.

1957 - 1958: Liselere seçmeli din dersi kondu.

1959: Din dersleri öğretmeni yetiştirmek için Yüksek İslam Enstitüsü açıldı.

***

AP Dönemi

26 Haziran 1965: Milli Eğitim bakanı Cihat Bilgehan, "İmam hatip
okullarını bitirenlerin, ilkokul öğretmeni olabileceklerinin"
müjdesini veriyor.

15 Nisan 1966: Atatürk büst ve heykellerine karşı gericilerin
saldırıları sürüyor.

31 Mayıs 1966: Demirel, Kayseri'de halka yaptığı konuşma hedef
saptırarak şunları söylüyor: "Bugün Türkiye'de gericiliğin yaşamasına
uygun koşullar artık bulunmamaktadır."

17 Mayıs 1967: İmam hatip okullarını bitirenlere üniversitelere girme
hakkı tanınıyor.

20 Ağustos 1967: İzmir'de İslam Enstitüsü'nün temelleri Başbakan
Süleyman Demirel tarafından atılıyor.

Aralık 1967: Meclis'te iftar yemekleri verilmeye başlanıyor.

21 Şubat 1968: Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem, "Hükümetimizin amacı
her ilde bir imam hatip okulu açmaktır" diyor.

19 Şubat 1969: Mehmet Şevki Eygi adlı emperyalizmin maşası İslamcı yazar,
ABD'nin 6. Filosu'nu protesto eden yurtsever gençler üzerine "ABD bizim kâbemiz,
cihada hazır olun" sloganları ile dincileri saldırtıp o günün
tarihlere "Kanlı Pazar" olarak geçmesini sağlamıştır.

1 Ekim 1969: Seçimlere bir gün kala Adalet Partisi'nin "kır atlı Kur'an"
dağıttığı haberleri basına yansıyor.

***

CHP- MSP / Milliyetci Cephe Dönemleri

26 Ocak 1973: Milli Selamet Partisi genel seçimlerden 48 milletvekili
ile çıkıyor. (CHP- MSP Koaliyonu kuruluyor)

1974 - 1977: Din kültürü ve ahlak dersi zorunlu kılındı.

1975-1976: Bir yıl içinde 70 imam hatip okulu açılıyor.

1976-1977: Bir yıl içinde 77 imam hatip okulu daha açılıyor.

1977-1978: Açılan bu imam hatipler yetmemiş olacak ki bir yıl içinde
86 tane daha açılıyor. Bu üç yıl boyunca Başbakanlık koltuğunda
Süleyman Demirel oturuyor.

Kahramanmaraş 'ta 21-25 Aralık 1978 tarihleri arasında meydana gelen
olaylarda resmi açıklamalara göre 111 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce
kişi de yaralanmıştı... . Sol parti ve dernek binaları ateşe verilmiş,
Müslümanlar cihada çağrılarak duvarlara "Allah için savaşa, Müslüman
Türkiye" sloganları yazılmıştı. Buna karşın Süleyman Demirel, şunları
söylemişti:
"Bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz"

12 Haziran 1979: MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan şunları söylüyor:
"Hafta tatili Cuma günü olmalı. Nikâhı müftüler kıymalı. Mekteplere
Kur'an dersi konulmalı. Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla
başlamıyor?"

4 Temmuz 1980: Çorum Katliamı gerçekleştiriliyor. 58 kişi
katledilirken başbakan Demirel "Çorum'u bırakın Fatsa'ya bakın!"
diyerek "solun kalesi" diye anılan Fatsa'yı hedef gösteriyordu.

22 Temmuz 1980: Kemal Türker'in öldürülmesi.

7 Eylül 1980: MSP'nin Konya'da düzenlediği Kudüs mitinginde yobazlar
tarafından şu sloganlar atılıyordu: "Dinsiz devlet yıkılacak elbet...
Şeriat gelecek... Laiklik dinsizliktir. .. Anayasa Kuran... Ya şeriat ya
ölüm... Cihada hazırız..."


12 Eylül 1980 Faşizmi

Amerika'nın fedailiğine soyunan, Amerikalıların
"bizim çocuklar" dedikleri generaller tarafından darbe yapılarak tüm
siyasi parti ve dernekler kapatıldı. Demokrasi güçlerine karşı
topyekün bir seferberlik başlatıldı. Dizginlerini koparan zor, zulüm
ve işkence doruğa çıktı. Ülkenin aydınlanmacı birikimi üzerinden
silindir gibi geçildi...
Ulusal birlik yerine dinsel birliği öne süren, ulus yerine ümmet
anlayışını ön plana çıkaran, günlük konuşmalarını bile dinsel
motiflerle süsleyen gerici 12 Eylül darbesinin mimarı Kenan Evren,
10 Ağustos 1981 tarihinde Çanakkale'de yaptığı konuşmada
"Muhterem din adamlarının elini öpeceğiz" diyordu.[1]

( ERGÜN POYRAZIN - MUSANIN AKP' Sİ ADLI KİTABI - SAYFA / 71
MİLLİ GÖRÜŞÇÜLERDEN DİNLEYELİM ;

O ARA BAŞBAKAN MASON BÜLENT ULUSU.
İSLAM KONFERANSINDA
TÜRKİYEYİ TEMSİLEN, BİZ İSLAM ORTAK PAZARI İSTİYORUZ DİYOR.,
GENE AYNI KONFERANSTA,İSLAM ÜLKELERİNİN ALDIĞI BİR KARARA
KATILARAK, BİZİM KANUNLARIMIZIN DA, KURAN HÜKÜMLERİNE UYGUN
HALE GETİRİLMESİNE DAİR BİR ANLAŞMAYI İMZALAMIŞ. BU BELGE
HAKKINDA BİLGİ VE BELGE GEÇMİŞTİ ELİMİZE. HALBUKİ BİZLER BÖYLE
OLMASINI İSTEDİĞİMİZ İÇİN YARGILANIYORDUK -
(ZİRA BU VAAT ŞERİAT HÜKÜMLERİNİN KABULU OLUYORDU.)

"Gerçekte," der Machiavelli, "hiçbir ülkede olağandışı bir yasa yapıcı
yoktur ki, Tanrı'ya başvurmuş olmasın; yoksa koyduğu yasaları kimse
kabul etmezdi." Gerçekte bilge kişinin bildiği birçok yararlı bilgi
vardır. Fakat aynı bilgilerde, başkalarını inandıracak ölçüde açık bir
takım nedenler yoktur."[2]

Darbe rejimi, 2842 sayılı yasayı 16.6.1983 tarihinde yürürlüğe koyarak
bu yasanın 10. Maddesiyle İmam Hatip Lisesi mezunlarının yükseköğretim

kurumlarına girmelerini sağladı. Bununla da yetinmeyerek, 1983 yılında
1739 sayılı yasanın 31. maddesinde yaptığı değişiklikle, cami imamı
olarak yetişenlerin okullarda öğretmen olmalarına yasal dayanak
hazırlandı.
12 Eylül'de gerçekleştirilen Amerikancı darbeden sonra İsmet İnönü'nün
oğlu veto edilerek seçimlere katılması engellenirken Nakşibendi
tarikatının üyesi olan Turgut Özal'ın Çankaya'ya kadar tırmanması
sağlandı.

Nitekim Özal'ın, "12 Eylül olmasaydı iktidara gelemezdik"
biçimindeki açıklaması 14.8.1987 tarihinde basına yansıdı.
Mart 1987: Demirel, Öğretim Birliği Yasası'nın bir devrim yasası
olduğunu ve değiştirilmesinin olanaksız olduğunu gözardı ederek
şunları söylemiştir:
"Siyasetin emrinde din değil, başka hakların kullanılmasına yaptığı
gibi, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok.
...Tevhidi Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet Kuran
kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din
eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunu'dur.
...Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan
hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktır."[3]

1989: TCK'nın Türkiye'de din devleti kurulmasını suç sayan 163.
maddesi kaldırıldı. Bu maddenin kaldırılmasına karşı çıkan aydınlar
birer birer öldürülmeye başlandı.

28 Aralık 1989: Üniversitelerde türban serbest bırakıldı.

31 Ocak 1990: Prof. Dr. Muammer Aksoy'un öldürülmesi.

4 Eylül 1990: Turan Dursun'un öldürülmesi.

6 Ekim 1990: Prof. Dr. Bahriye Üçok'un öldürülmesi.

24 Ocak 1993: Uğur Mumcu, "İmam-Subay" başlıklı yazısından iki gün
sonra bir suikasta kurban gitti.

2 Temmuz 1993: Sıvas'ta her yıl geleneksel olarak düzenlenen Pir
sultan Abdal Kültür Etkinlikleri' nin 3. gününde, yobazlar ortalığı
kana buladı. Ülkemizin yetiştirdiği en değerli aydın, düşünür, bilim
adamı, sanatçı ve edebiyatçılardan 37 kişi diri diri yakıldı. Çoğu
çevre illerden gelerek Madımak Oteli'ni ateşe verenlerin attığı ortak
sloganları şunlardı:
"Zafer İslam'ın... Cuumhuriyet Sıvas'ta kuruldu, Sıvas'ta yıkılacak!..
Şeriat gelecek zulüm bitecek... Kahrolsun laiklik..."

27 Mart 1994: Yerel seçimlerle RP'nin yükseliş ivmesi devam etti. 22
ildeki belediyelerin, Ankara ve İstanbul'daki anakent belediyelerinin
tüm olanakları RP'nin eline geçti. Bunlar, iktidar yolunda önemli
kilometre taşları olacaktı. Erbakan, "Refah iktidara gelecek. Sorun
ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı? Kanlı mı olacak? Kansız
mı? 60 milyon buna karar verecek" diyordu.

5 Nisan 1994 : Tarihli kararlarını ilan ederken Tansu Çiller,"son sosyalist devleti
de yıktık" sözleriyle Kemalizmin sosyal devlet alanında sağladığı
cılız da olsa kazanımları kastediyordu.

10 KAsım 1994: Anıtkabir'de Atatürk'e çirkin bir saldırı yapıldı.
Saldırgan, "Taşlara, kemiklere secde etmeyin. Taşlar sizi kurtaramaz.
Kur'ana davet ediyorum." diye slogan attı.

1997: Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, "Laiklere
şeriat enjekte edilecek"diyordu.

1997: Şevket Yılmaz , "Allah'ın size soracağı soru şöyle: Küfür
düzeninde İslam Devleti olsun diye niye çalışmadın?"

Hasan Hüseyin Ceylan, "Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir
kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır. Türkiye yıkılacak
beyler!"

Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, "Bu törenlere içim kan
ağlayarak katılıyorum. Bu düzen değişmeli. Bekledik, biraz daha
bekleyeceğiz. Gün ola harman ola. Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini
eksik etmesin."

Şanlıurfa Belediye Başkanı Çelik, "Ben kan dökülmesini istiyorum.
Demokrasi böyle gelecek, fıstık gibi olacak." diyorlardı.

Ve Nihayet Şubat 1997... Özal'ın halefi olan Başabakan Necmettin
Erbakan, Başbakanlık Konutun'da verdiği iftar yemeğine Türkiye'nin en
ünlü din baronlarını davet ederek, toplumsal gerilimi tırmandırdı.
Laiklikliğin tanımı bile değiştirilerek, "laiklik, din özgürlüğüdür";
"din ise birleştirici ve lâzımdır" denilmeye başlandı. Eğitim yoluyla
bu ülkede, "iktidar olursak, içkinin içilip içilmeyeceğini referanduma
götürürüz" diyen Tayyip Erdoğan gibi şeriat özlemcisi kafalar
yetiştirildi. Bu kafa sahipleri, iktidar olup cesaret ettikleri
taktirde çarşafı, Arap alfabesini, dört kadın ile evlenmeyi de
referanduma götüreceklerinden, bir yandan uluslararası yeşil sermaye
gücü, öte yandan da din istismarı yoluyla bunu topluma kabul ettirip
uygulayacakları ndan, artık hiçbir kuşkumuz kalmadı.

21 Ekim 1999: Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın öldürülmesi.

18 Aralık 2002: Prof Dr. Necib Hablemitoğlu' nun öldürülmesi.


Devamını sizler de biliyorsunuz.

AKP'nin İKTİDARA GETİRİLMESİ

ÖZELLEŞTİRMELER,

BORÇLARIN İKİYE KATLANMASI,

PKK terörünün azması

ve...

--------------------------------------------------------------------------------
MSN Spaces ile web günlüğünüze doğrudan e-posta gönderin. Fıkraları, fotoğrafları ve daha fazlasını karşıya yükleyin. Ücretsiz! Ücretsiz! --~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
ONCELIKLE BANKSIM GRUBU UYESI ARKADAS VE HOCALARIMIZIN YENI YILINI EN ICTEN CITLENBIK DILEKLERIMIZLE CITLAR 2008 YILINDA 115 GUN KAFADAN TATIL HABERINE ISTINADEN GRUBUMUZ UYESI MISKIN KARDESLERIMIZE YEDI GOBEKTEN CIFTE CIT CITLAMA DILERIZ.
ZATEN UYUTULMUS CANIM YURDUMUZ INSANLARININ 2008 YILINDA TATIL MATIL AYAKLARI ILE AGIZ TADI ILE BILE MISKINLIK YAPAMIYACAKLARINI TESBIT EDEN MEDYA MAYMUNLARIMIZCA BIR MUJDELI HABER OLARAK SUNULMASI COK CALISKAN VE ZEKI HALKIMIZA AGIR BIR HAKARETTEN OTE BI ANLAM IFADE ETMEMESI ACISINDAN COK MANIDAR BULMAKTA OLDUGUMUZU BEYAN EDERIZ.Banksım ESEKLI POSTA Grubu. (eposta'dan Alıntı)
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---