09 Aralık 2016

SATI KADIN KİMDİR


RESİMDEKİ KADIN KİM DESEM KİMSE TANIMAZ 
SATI KADIN DESEM HERKES TANIR
-----PEKİ SATI KADIN KİM---- ?

Ankara'da yakıcı bir yaz günü idi.
Atatürk beraberinde arkadaşları ve yaverleri olduğu halde Kızılcahamam'a giderken Kazan Köyü yakınlarında durmuş ve otomobilinden inmişti.
Köyün kadını, genci, yaşlısı, ihtiyarı köylerin içinden geçen, köşede duran bu yabancı konukları görünce hep beraber koşuştular.
Kimi su getirdi,kimi ayran, bunlardan biri, güğümünden aktardığı soğuk ayranı Ata'ya uzattı:
"Bir soğuk ayran içer misiniz?" dedi.
Bu çorak iklimin kavurduğu yüzünde bronzlaşmış Türk kadının en bariz ifadelerini taşıyan, bir Türk anası idi. Böğrüne sıkıştırdığı kundağı biraz daha bastırdıktan sonra, sağ elindeki ayran bardağını uzattı, bekledi. Ata'sı, ayranı kana kana içmiş ve bir an durakladıktan sonra ona;
"Senin kocan kim?" diye sormuştu.
Köylü kadını, yüzü tunçlaşmış, elleri nasırlı bir Türk anası idi;
Ankara'nın kendine has şivesi ile kocasının Sakarya harbinde boğazından yaralanmış bir cengaver olduğunu söyledi. Ata bir soru daha sordu :
"Ne zaman doğdun?"
"1919'da Atatürk Samsun'a çıktığı zaman doğdum."
Ata, bir an düşündü. Yıl 1934 idi. Kadının bu ifadesine göre 15 yaşında olması lazım gelirdi. Halbuki karşısındaki kadın 25 yaşlarında görünüyordu; tekrar sordu:
"Nasıl olur?"
Evet, nasıl olurdu. Bu Satı kadın hiç tereddütsüz, o her zamanki nüktedan haliyle ve memleketin işgal altında geçirdiği acı yılları ima ederek:
"Evet Paşam, ondan evvel yaşamıyordum ki!"
Bu espri Ata 'yı bir hayli düşündürdü.
Ayrılırken yaverine kadının ismini ve adresini not ettirdi.
Daha sonra biz, Satı kadını Büyük Millet Meclisi'ne giren ilk kadın milletvekili olarak görmekteyiz.

03 Ekim 2016

İVRİZLİ YILLARIM




İVRİZLİ YILLARIM 

Ana kucağından kopup geldiğim
Ereğli İstasyon Caddesinde
Bir at arabası üzerinde
Kucağımızda yarım ekmek
Elimizde birer "kelle"
Acemi üç beş arkadaşla
Koyulmuştuk İvriz yoluna
Çerkez köy yakınlarında
Bir küçük köprüyü geçince hemen
Alıç ağaçlarının kınalı dalları üstünden
Kırmızı kiremitleri
Allı morlu evleriyle görünen
Sevdiğim özendiğim
Hamuruyla yoğrulduğum
Yeni dünyamdı benim
Ayak seslerini uzaktan bildiğimiz
Saçları arslan ve kısrak yelesi
Ana ve bacıyla özdeş
Arkadaşla arkadaş
Günboyu hapsinde kaldığımız
Öğretmenlerimin okulu
Çıkış noktam, doğum yerim benim
Çocukluğumu düşlüyorum yıllardır
Çakıllı sahalarında
Çaput top oynadığım
Ağlayıp sızladığım
Ana özlemine kucak attığım yılları
Acılarımı içimde saklayıp
Korkularımı söküp attığım
İki büklüm yatıp
Koynumda ellerim
Dizlerinde sıcak nefesim
Düşlere daldığım yıllar
Bir dağ başında ne varsa
Kaysı bahçelerinde
Ekmek fırınlarında
Kantin arkalarında
Acıyı tatlıyı
Korkuyla paylaştığım yıllar
Havuz başında banklar
Banklara oturmuş arkadaşlar
Balkonlarına çıkan
Parlak beton merdivenlerindeki
Göz ucuyla baktığımız kızlar
Körpe göğüslerimizi saran
O ince sızılar
Çöplüklerinde tilki sürüsü
At kuyruğunda uçuşan
Serçelerle kargalar
Kümesli derelerinde
Dört telli mandolin sesleri
Tadına varamadığım
Dokunamadığım anılar
Kum fırtınasıyla gelen karanlık
Devrilen ağaçlar telefon direkleri
Çatılarda kiremit
Duvar diplerinde ayak sesleri
Göz kararına yollar
El yordamıyla toplanan kaşık çatallar
Zifiri karanlıkta
Elden ele dolaşan sigaralar
Yayları kopmuş ranzalar
Ranzaların altında kirli çoraplar
Camlarda zemheri soğuğu
Buz tutmuş borular
Kendi halinde çaresiz
Günahsız gecelerim
Toroslar' ın eteğindeki kızıl güneş
Akşam serinliğinde tören alanı
Titreyen omuzlar
Bayrağa dikilmiş inançlı gözler
Bir düdük sesine verilen kulaklar
Gladiçyalar ve iğde ağaçları
Bacaları tüten
Perdeleri ışık sarısı sımsıcak evler
Geceler yok mu ıssız geceler
Yorgun ve bitkin
Aç ve açıkta geçirdiğimiz
Bir düş çılgınlığında unuturken her şeyi
Karyola demirinde
Beynimi tırmalayan anahtar sesler
Revir kapısına uzanan çiçekli yol
Hamam önünde armut ağaçları
Pencere başlarında dört gözlü bakışlar
Güneşte beyaz çarşaf
Tozlu yataklar
Uzaktan gelen davul ve keman sesleri
Burnumun direğini sızlatan anılar
Dokunamadığım aşklar
Beton sahalarında alın terim
Dizlerimin derisi var
Akasya kokularını düşkünlüğüm
O yıllardan kaldı
Acılara dayanma gücüm, tutkularım
Sevda türkülerim
Hep o dağ başıyla övündüğüm
Çiftlik yollarında elma kokusu
Bele sarılmış kılıflar
Koruk şeftaliler
Taş armutlar
Bir tek kuru sıkıya
Yüreğimiz ağzımızda
Dörtnala koştuğumuz dikenli tarlalar
Korkularım acılarım
Geceyle gündüz arasında
Kömür sobalarında tost ekmek
Tahta bavullarda üzüm kurusu
Delik ceplerimiz bomboş
Bir beyaz sinema perdesinin
Önü ve arkasında
Çoluk çocuk
Genç yaşlı kim varsa
Müdür beyle müstahdem arasında
Staj yollarında gençlik türküsü
Bereketli topraklarda
İvriz, Zanapa, Sarıca
Toroslara yaslanmış
Dereköy, Durlaz, Gaybi
Önümüzde kurufasulye, nohutlu pilav
Sigara dumanında kurulan hayaller
Çeşme başlarında köy kızları
Hele boşa giden emekler
Galip amca, karabiber
Ali Osman' la karısı Cennet
Sütçü topal Ali
Salih Usta, Sıhhiye mehmet
Ölümü yakıştıramadığım
Demiroğlu, Salih Ziya, Gülten hanım
Ve nice öğretmen
Koyun çayırında "1 Mayıs"
Çakıllı derelerinde kar suyu
Buram buram yarpuz kokusu bağlar
Uçuşan etekler çınlayan sesler
Emekçiler kazan başında yorgun
Çocuksu dünyamda duygulardan eser yok
Deli dolu akan gençlik çağım
Sular gibi durulur mu bilmem
1964 yazında bıraktım İvriz' i ben
Şimdi bakıyorum da geriye
Meğer onlarca yıl geçmiş üstünden
Ne baharlar, ne yazlar, ne kışlar gördük biz
Tüylerimiz diken diken ürperirken eskiden
Bir sıcak güneşe hasret
Duvar diplerinde dört gözle beklerken
Olup bitenlerden habersiz
Binlerce kere doğup doğup batmış tepemizden
Yetmiş yaşındayım bugün ben
Bir yaz yağmuru gibi gelip geçti yıllar
Tatlı bir serinlik bırakarak
Tam altmış yıllık bir sevdadır
Usanmadan anlatıp durduğum
Ne diyarlar gördüm
Ne mevsimler yaşadım
Yüzbinlerce insan tanıdım
Yüzü yüze benzemez
Sevdim sevildim
Koşa koşa koştum, yoruldum
Dolu dizgin bir at misali
Seninle doğduk ya İvriz
Hep sana şükran besleriz...
                                                FİKRET ÜNLÜ

02 Mart 2016

BİR RUM GENCİNİN KALEMİNDEN ATATÜRK VE CUMHURİYET

STEFO SEYİSOĞLU BAKINIZ NE DİYOR:

'Ve biz hepimiz, TÜRK olmanın bir dayatma değil, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olmanın verdiği bir nimet olduğunu biliyorsak…
Biliyorsan…
Bunu önce Allah’a… Sonra ona borçlusun…'

İstanbul'da yaşayan Rum genci Stefo Seyisoğlu'nun 10 Kasım'ın yıldönümünde Atatürk'e yönelik çirkin saldırılara Facebook sayfasından verdiği cevap sosyal medyada beğeni ve paylaşım rekoru kırıyor.
"Harita(SEVR) ve hal böyleyken, sen 90 yılda asimile olup yok olur muydun olmaz mıydın…
Bugün bu ülkenin camilerinin minarelerinden ama türkçe, ama arapça, 5 vakit ezan okunmuşsa ve okunuyorsa…

Ve Caterina, Yorgo, Leonardo, İsabella, isimlerini Mehmet, Ayşe, Ali, Zübeyde’den daha az duyuyorsan…
Ve azınlık olan SEN DEĞİL isen…
Ve sen bir ulus milletsen…

Ve biz hepimiz, TÜRK olmanın bir dayatma değil, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olmanın verdiği bir nimet olduğunu biliyorsak…
Biliyorsan…
Bunu önce Allah’a…
Sonra ona borçlusun…

O mu..?
Heh işte senin o şuursuzca, kulaktan dolma bilgilerle hakaret ettiğin, ama seni sen, bu vatanı vatan yapan adam…
Hani o…
O’nun adı;
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK..!"

İşte Stefo Seyisoğlu'nun paylaşım rekoru kıran o yazısı:
Beni bilen bilir, polemiğe girmem pek…
Ama damarıma basılırsa da sağlı sollu girer, herşeyi de göze alırım…
Bugüne dek 1000’e yakın kitap okudum, çoğu tarihle ilgili…
Her kesimden yazılmış, her görüşten, her renkten…

Osmanlı tarihi hayranı olduğumu da bilmeyen yoktur…
Muhteşem bir imparatorluk…
Bunu söyleyen, tarihine bahsettiği imparatorluk tarafından son verilmiş bir Bizanslı, dikkatinizi çekerim…
Ama kabul edelim…
İçeriden, dışarıdan…

O, 3 kıtada hüküm süren muhteşem imparatorluk, MUSTAFA KEMAL Samsun’a çıkmaya karar verdiğinde, işte bu haritadaki gibi paylaşılmıştı…
“Böyle birşey yok” diyemezsiniz…
Var arkadaşlar…


Sevr antlaşmasını internetten bulmak çok zor değil…
Atatürk rakı içmişmiş…
Siroz’dan ölmüşmüş…
Müslümanlığı yok etmişmiş…
Osmanlı’yı ortadan kaldırmışmış…
Osmanlı son dönemlerde çok doğru işler yapmış olsaydı, 3 kıta toprak mı kaybederdi yapmayın…
Padişahlık ve hilafet rejimi doğru bir yönetim şekli olsaydı, bugün bunları konuşmuyor olurduk zaten…
Dönem itibariyle geçilmesi gereken bir süreç vardı…

Bugün hepiniz uçağa biniyorsunuz değil mi…
Dünyada “uçmak” ile ilgili ilk ciddi deneyi yapan kim bilir misiniz…
“Hezarfen Ahmet Çelebi…”
Neden öldürüldüğüne de bir bakın…
Bu topraklarda yobazlığın nelere engel olduğunu çok daha iyi anlarsınız…
O zaman napıyoruz şimdi..?
Uçak ve uçmak günah mı dostlar…
Osmanlı son dönemlerde “ne yazık ki” böyle kör bir zihniyetin içinde düşmüştü…
Nerede Fatih, Bayazid, Yavuz, Kanuni dönemindeki ilim irfan merkezi Osmanlı…
Nerede yabancı toprağa basmasın diye, ayakkabısının arasına Osmanlı toprağı koyduran Saçma sapan zihniyet…

Herşey doğru olsaydı,
bu toprakların da Mustafa Kemal’e ihtiyacı olmazdı…
Bundan emin olun…

Muhafazakar çok dostum, abim, kardeşim vardır…
Canımı verecek kadar sevdiklerim…
Ben ağızlarından hiçbir zaman Mustafa Kemal’le ilgili olumsuz bir şey duymadım…

Ama bazı yobazlar var…
Tek taraflı bilip “veledi zina” “anası fahişeydi” diyenler…
Şu kısacık saygı duruşunu, “puta tapma” diye niteleyenler…
Mevlid okunsun, pilav dağıtılsın, fatiha okunsun, böyle tören mi olur diyen var…
Küfreden…
Hakaret eden…

Bak güzel kardeşim bu söyleyeceğimi ister yanlış anla…
İster kulağınla duy…
İster ilginç olsa da duyma yetinin geliştiği başka bir yerinle…
Dönemin şartlarında herkes kadar hatası olabilir…
Kimse hatasız değildir…
Bu ülkede inanışları, düşüncesi, tarzı, dili, dini, ırkı yüzünden ötekileştirilmiş herşeye karşıyım ve karşısındayım…
Bunu da bilen bilir…

Ama bu haritaya iyi bak…
İnanmıyorsan gir, ingiliz, italyan, yunan kaynaklarında Sevr’i oku…
Toprak paylaşım haritalarına bak…

Gerçekle yüzleş…
Ben bu Hristiyan halimle, fatiha okudum bugün onun için…
2 gün önce evimde kuran vardı, eşim müslüman, bilen bilir…
Bu yazıyo okuyanların içinde, evimdeki kuran’a gelenler de vardır, onaylasınlar…

Biz Atatürk’ü sevenler, onun için mevlid de yapıyoruz…
Pilav da dağıtıyoruz…
Dinsiz değildi, değiliz evellallah seni cahil cühela…
Hz.Muhammed, “bir elinin verdiğini, öteki görmeyecek” diye buyurmuş…
Yaptıklarımızı reklam etmiyoruz diyeyse bu cahilliğin, buyur içinde patlasın kardeşim…
Sen ve sana yardaklananlar da, paylaşım ve düşüncelerinin altında cahil cahil eğlen, eğlensinler…

Ha seni bir konuda daha ayıltayım…
Belki zoruna gidecek…
Belki bunu söylediğim için benden nefret edeceksin…
Valla çok da büyük bir kayıp değilsin…
Sen bilirsin…
Bak şimdi burayı çok iyi oku;
Ben, doğu roma imparatorluğu yani sizin deyiminizle Bizans mensubu bir hıristiyanım…

Bu topraklarda sen yokken de vardım…
Dönem toprak kazanarak yaşama dönemiydi…
Devletim tarihe gömülene dek akınlarını sürdürdün…
Ben o dönem; “İstanbul’da bir kardinal külahı görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim” diyenlerdendim…
Fetihte kapıma dayandın, hakkınla şehri aldın…

Sonra deden fatih dedi ki; “canımız bir, malımız bir” yüzyıllarca birlikte yaşadık…
Ben…
Osmanlı güç kaybederken, ellerini ovuşturup yediği kaba pisleyen hainlerden olmadım…
Dedemin dedesi balkan savaşı gazisi…
Osmanlı yok olurken, kendini ve vatanını da yok sayanlardandık…
Kendi dindaşlarım ülkenin dört bir yanına yayılmışken, ben cephede toprağım için savaştım…

Biri de çıkıp desin, “Stefo’yu ya da ailesinden, sülalesinden birini ihanet içinde gördük” kendi canımı kendim alırım…
Ülkemi böyle severken, asimile de olmadım…
Kiliseme gittim, orucumu tuttum…
Çocuklarıma öğrettim, sirtaki oynadım, uzo içtim…
Bayramlarımı kutladım…
Derken iş bu haritadaki noktaya geldi… 
Şimdi…
Harita ve hal böyleyken, sen 90 yılda asimile olup yok olur muydun olmaz mıydın…
Bugün bu ülkenin camilerinin minarelerinden ama Türkçe, ama Arapça, 5 vakit ezan okunmuşsa ve okunuyorsa…
Ve Caterina, Yorgo, Leonardo, İsabella, isimlerini Mehmet, Ayşe, Ali, Zübeyde’den daha az duyuyorsan…
Ve azınlık olan SEN DEĞİL isen…
Ve sen bir ulus milletsen…
Ve biz hepimiz, TÜRK olmanın bir dayatma değil, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olmanın verdiği bir nimet olduğunu biliyorsak…

Biliyorsan…
Bunu önce Allah’a…
Sonra ona borçlusun…
O mu..?

Heh işte senin o şuursuzca, kulaktan dolma bilgilerle hakaret ettiğin, ama seni sen, bu vatanı vatan yapan adam…
Hani o…
O’nun adı;
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK..!

Stefo Seyisoğlu

01 Mart 2016

CEP TELEFONU OLMAK İSTERDİM.


Karı ve koca bir akşam yemeklerini bitirdikten sonra, yorgun argın oturma odasına geçerler. Kadın ilkokul öğretmenidir. Öğrencilerine verdiği ‘ne olmak istersiniz’ başlıklı kompozisyon ödevini notlandırmak için masaya geçer. Kocası da eline cep telefonunu alıp, koltuğuna yerleşir. Nihayet yorgun bir günün ardından dinlenebilecektir.

Kadın, tüm kompozisyonları notlandırıp işinin bittiğini düşünürken, kenarda kalmış bir ödevin gözünden kaçtığını fark eder ve not vermek için okumaya başlar.

Kağıtta yazansa şudur:
'Benim dileğim, akıllı bir telefona dönüşmektir. Dileğim bu çünkü annem ve babam telefonlarını gerçekten çok seviyorlar.
Annem ve babam sadece telefonlarına dikkat gösterirler, hatta bazen de beni unuttukları olur.

Annem ve babam işten yorgun döndüklerinde, vakitlerini telefonlarıyla geçirirler, benle değil. Önemli bir işle meşgul olsalar dahi, eğer telefonları çalarsa, anında yanıt verirler. Ama aynısını benim için yapmazlar, ağlasam bile…

Annem ve babam cep telefonlarında oyun oynarlar, benimle değil. Telefonda konuşurken, heyecanla yanlarına gidip bir şey paylaşmak istesem, hemen beni susturup, yanlarından gönderirler. Bu yüzden cep telefonu olmaktır, dileğim. Çünkü belki de ancak o zaman beni telefonları kadar severler.’

Kadın göz yaşları içerisinde kompozisyonu okur. Kocası sorunun ne olduğunu sorar, kadın ödevi kocasına verir. Adam hızlıca okuduktan sonra hangi mutsuz öğrencisinin bu kompozisyonu yazdığını sorar.

Ancak ondan sonra kadın, bu fazladan ödevin nereden çıktığını anlar. Çünkü o fark etmeden araya konmuştur. “Kompozisyonu yazan öğrencilerimden biri değil” diye cevap verir kadın. “Onu yazan oğlumuzmuş”

17 Şubat 2016

ATATÜRK VE FRANSIZ SEFİRİ


Fransa"da çok meşhur bir sözlük vardır; Larousse

Bu sözlükte bir kelime var; ""décapiter""...

Bu kelime, 1931 yılındaki sözlükte; ""boynunu vurmak"" diye ifade ediliyor.

Kelimenin bir başka anlamı daha var; ""Kazığa oturtmak"", yani sivri bir
kazık hazırlamak ve kazığın bir ucu insanların ağzından çıkacak şekilde
üzerine oturtmak.
Vahşi bir uygulama.

Burada, kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek
veriliyor:
""Türkler, bugün bile esirlerini kazığa oturturlar.""

Atatürk bunu öğrenince, Fransız Büyükelçisi"ni yemeğe davet ediyor.

Elçi, diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor; Atatürk tarafından davet
edildiği için.

Köşke geliyor, yemekler yeniyor.

Atatürk tabii bir şekilde, Elçiye bu kelimenin anlamını soruyor.
O da bildiği anlamı söylüyor.

Atatürk; ""Kelimenin başka bir anlamı var mı?"" diye sorunca, Büyükelçi;
""Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir"" diyor.

Atatürk; daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde
Larouse"u getirtip, Büyükelçinin önüne koyduruyor.

Elçi, daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya
başlıyor.
Ancak kelimenin karşısında ""kazığa oturtmak"" konusunda verilen örnek
cümleye gelince, ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra
yutkunarak Atatürk"ün yüzüne bakıyor.

Atatürk diyor ki:
""Demek ki biz Türkler; bugün de esirlerlerimizi kazığa oturtuyoruz öyle mi,
öyle mi sayın Sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?""

Sefir, hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor
ki; ""Efendim bu sözlük; Katolik Kilisesi"nin matbaasında basılmış,
bildiğiniz gibi biz laik ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim
hükümetimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye
karışamayız.""

Atatürk:
""Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere
karışamıyorsunuz. Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul"daki kiliselerin
kapılarına koca birer kilit astırıyorum"" diyor.

Bunu duyan Sefir, birden ayağa kalkıyor ve; ""Ekselans, protesto ederiz""
diyor.

Bunun üzerine Atatürk;
""Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?"" diyor ve ilgililere
dönerek; ""Sefire yolu gösterin"" diyerek, bir anlamda onu kovuyor.

Sonra ne mi oluyor?

Tabii Fransız hükümeti; laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o
sözlük toplatılıyor ve yeni baskısında o cümle çıkarılıyor.

Bu muhteşem tavır;

- Askerimizin başına çuval geçirildiğinde sessiz kalan,

- Karakollarımıza komşu bir ülkeden saldırılar düzenlenip şehitler
verdiğimizde, harekete geçmeden önce icazet almak için okyanus ötesine
giden,

- Fuarlarda, ülkemizin bir bölümünü kurdukları kukla devletin parçası olarak
gösteren haritalar asanlarla, hala resmi temaslarda bulunan değerli
yöneticilerimize

ve

- 85 yılda, nerelerden nerelere geldiğimizi hala göremeyen aziz
vatandaşlarımıza ithaf olunur...

VATAN MEVZUBAHIS ISE GERISI TEFERRUATTIR..
ATATÜRK