/* BURADAN */ /* BURAYA */

18 Mayıs 2019

Yunan öyle mi?

“19 Mayıs'ın 100'üncü yıldönümü” vesilesiyle, Mustafa Kemal'in hayatından kesitler aktarmaya devam ediyoruz.

?

Bugünkü öykülerimiz, İstanbul büyükşehir belediye başkanı Ekrem İmamoğlu'na ve Trabzon halkına “Yunan” benzetmesi yapan, “Rum kökenli” imasında bulunan Esenler belediye başkanı için geliyor.

?

Dolmabahçe Sarayı'nın bahçıvanı Pandeli Roketos'tu.
“Rum bu, işten atalım” diyen olmadı.
Aksine… Liyakat aşığı Mustafa Kemal tarafından, çok önem verdiği Yalova Çiftliği'nin başına getirildi.
Dünyanın çeşitli ülkelerinden sekoya, pavlonya, Arizona selvisi, mavi atlas sediri, kırkkese, Japon akçaağacı fidanları satın aldırdı, hangi ağacın nereye dikileceğini bizzat çizdi, Pandeli'ye diktirdi, böylece Yalova'da Türkiye'nin ilk canlı ağaç müzesi, arboretum kuruldu.
Pandeli ölene kadar Mustafa Kemal'in yanındaydı.

?

1929 yılında, başkentimizde, Ankara'da çiçekçi dükkanı yoktu.
İstanbul'da Sabuncakis vardı, Girit kökenli bir aileydi, sahibi Yorgaki'ydi.
“Reisicumhur çağırıyor” dediler, Çankaya'ya götürdüler.
Mustafa Kemal “çiçek siparişi” değil, “dükkan siparişi” verdi.
“Ankara'da dükkan açacaksın, vali beyle birlikte Ulus Meydanı'na git, dükkanın yerini kendin seç, nereyi beğeniyorsan oraya aç” dedi.
Sabuncakis için dükkan açmak zor değildi.
Ama çiçeği kime satacaktı?
O tarihte Ankara'da manav bile yoktu.
Bu endişesini açıkça dile getirdi.
Mustafa Kemal gülümsedi… “Kime olacak, tabii ki bana satacaksın, kimse almazsa hepsini ben alırım” dedi.
Başkentin ilk çiçekçi dükkanı, Rum kökenli vatandaşımız Sabuncakis tarafından Ankara Palas Oteli'nin tam karşısına açıldı.
Sabuncakis ayrıca, Gençlik Parkı'nın ve Çubuk Barajı'nın çevre düzenlemesini yaptı, 19 Mayıs Stadı'nın çimlerini yaptı.

?

Mustafa Kemal, Harbiye öğrencisiyken, arkadaşlarıyla sık sık Çemberlitaş'a giderlerdi, Tavuk Pazarı'nda Yorgo'nun meyhanesine uğrarlardı. Devamlı müşteri oldukları için açık hesapları vardı. Ay başında maaşı alınca kapatırlardı.
Aradan yıllar yıllar geçti, cumhurbaşkanı oldu, 1932 yılında güzel bir yaz akşamı… Dolmabahçe rıhtımında Nuri Conker ve Salih Bozok'la oturuyorlardı, gençlik yılları aklına düştü. “Var mısınız Yorgo'ya gidelim” dedi. Kalktılar, hiç haber vermeden, baskın yaparcasına gittiler. “Yorgo biz geldik” diye içeri daldılar, oturdular.
Beyaz önlüklü ihtiyar Yorgo'nun gözleri doldu. Tıpkı eski günlerdeki gibi masayı donattı. Mezeleri her zamanki gibi muhteşemdi.
Mustafa Kemal öbür masalardaki müşterilere döndü, “benim kim olduğumu unutun, rahatsız olmayın, aranızda sizlerden biri olarak bulunmak istiyorum, keyfinize bakın” dedi.
İki saat kadar yenildi içildi.
Afiyetle kahveler yudumlandı.
Hesap mesap istemeden kalktılar, kapıya yürüdüler…
Mustafa Kemal tıpkı öğrencilik yıllarında olduğu gibi seslendi:
“Yaz hesaba Yorgo, ay başında öderim!”
Yorgo da tıpkı o yıllarda olduğu gibi sıcacık karşılık verdi:
“Güle güle Mustafa Kemal, gene buyur.”

?

(Elbette, ertesi gün hesabı fazla fazla gönderdi.)

?

İlla konforlu mekan aramazdı.
Bazı geceler Kireçburnu'ndaki Rum balıkçı lokantalarına giderdi, omuz omuza vererek neşe içinde Kasabiko oynardı.

?

19 Mayıs 1919'dan önce, milli mücadele için Anadolu'ya geçmeden önce, gömleklerini Beyoğlu'nda Strongilos Biraderler'e diktirirdi.
İstanbul'un en iyisiydi.
Saraya da gömlek dikerlerdi.
Bu prestijli terzi dükkanında, Yani Delagramatika adında bir kalfa çalışıyordu, vücut ölçülerini hep o alırdı.
Kurtuluş Savaşı başladıktan sonra alışkanlıklarını değiştirmeyen Mustafa Kemal, gömleklerini yine Strongilos Biraderler'e diktirmek istedi.
İstedi ama, Yunanistan'la savaşıyorduk…
Rumların Anadolu'ya gitmesi yasaklanmıştı.
Yunanistan'la gırtlak gırtlağa girilmişken… Strongilos Biraderler, Mustafa Kemal'in hatırını kırmak istemedi, kalfa Yani'yi Ankara'ya gönderdi iyi mi!
Macera dolu kaçak yollarla Anadolu'ya geçti, ölçüleri aldı, aynı kaçak yollarla İstanbul'a döndü.
Dikildi, paketlendi, yeniden Ankara'ya götürüp elleriyle teslim etti.

?

(Bu muhteşem insani ilişkinin sinema filmi yapılmaması, belgesel yapılmaması, romanlarının yazılmaması, adeta yok sayılması hakikaten üzücüdür.)

?

Rum kalfa Yani Delagramatika, doğup büyüdüğü şehri terketmedi.
Cumhuriyet'ten sonra da İstanbul'da yaşamaya devam etti.
Kendi dükkanını açtı.
Ve, Mustafa Kemal'den esinlenerek adını değiştirdi.
Ahlaki güzellik manasında “Kemalat” adını aldı.

?

(Strongilos biraderler, Konstantinos ve Theoklis'ti. Baba mesleğiydi, 1880'den beri Beyoğlu'nda dükkanları vardı. 1925'te Yunanistan'a göç ettiler, Atina'da aynı isimle dükkan açtılar. Kendileri yaşlanınca, kuzenlerine devrederek, isimlerini devam ettirdiler. Yunan kraliyet ailesine, aralarında Papandreu'nun Karamanlis'in de bulunduğu siyasetçilere gömlek diktiler. 2013 yılında, Yunanistan'da yaşanan ekonomik krizin kurbanı oldular, 133 yıllık markayı kapattılar.)

?

Mustafa Kemal, ayakkabılarını, çizmelerini ve terliklerini, neredeyse bütün ömrü boyunca Sirkeci'deki Altın Çizme'de yaptırdı.
Altın Çizme'nin sahibi Onufri Karkilidis'ti.
Askerliğini Şam'da, Mustafa Kemal'in emrinde yapmıştı.
Aynı zamanda poker arkadaşıydı.
Kare eksik olduğunda Onufri'yi çağırtırdı.

?

19 Mayıs 1919 ruhunda, Rum, Ermeni, Musevi ayrımı yoktu, hiç olmadı.
“Ne mutlu Türküm diyene” şemsiyesi altına giren herkes, bu milletin özbeöz evladı sayıldı.

?

E şimdi, 19 Mayıs 1919'un 100'üncü yıldönümünde bakıyoruz…
Alt tarafı bir oy uğruna gözü dönenler, Ekrem İmamoğlu'na “Yunan” benzetmesi yapıyorlar, “Rum kökenli” imasında bulunuyorlar.

?

Güya hakaret ediyorlar ama…
Keşke Pandeli kadar, Yani kadar, Yorgoki kadar Türk olsanız birader!

09 Mayıs 2019

Milli ve yerli öyle mi ?


Milli ve yerli öyle mi?
9 Mayıs 2019

100 yıl önce…
Böyle bir mayıs ayı.

Bugünkü adı Alsancak olan Punta'da bayram vardı.
İşgal zırhlıları körfeze demirlemiş, Yunan ordusu Pasaport İskelesi'nden karaya çıkmış, vatan toprağımıza ayak basmıştı.
İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri uçuşa uçuşa koştu, diz çöktü, işgal komutanının çizmesini öptü, Yunan bayrağını öptü, haçını havaya kaldırdı, askerleri takdis ederek, o meşhur vaazını verdi.
“Evlatlarım… Bugün İsa'nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz, bu uğurda ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız, ben de bir bardak Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım, azizler arkanızda” dedi.
Kanımızı içecek kadar bizden nefret eden Hrisostomos'un asıl adı Kalafatis'ti, Atina'da din eğitimi almış, kademe kademe yükselerek İzmir metropoliti olmuştu, Konstantinopolis'in başpiskoposu Hrisostomos'un adını kendisine lakap olarak almıştı, aklınca onu yaşatıyordu, “megali idea” fanatiğiydi, hayatının en mutlu günüydü.
İşte tam o anda, aniden… İnce, uzun boylu, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. “Olamaz, böyle güle oynaya giremezler” diye bağırdı. Bastı tetiğe, peş peşe… Efsun alayının sancaktarı atının sırtından karpuz gibi düştü. Adeta zaman durmuştu, önce sessizlik, sonra panik yaşandı. Baktılar ki, tek kişi, sarıverdiler çevresini, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse orasına…
Şehit oldu Hasan Tahsin, henüz 30'unda.

O günün akşamı, İstanbul'da… Hava kararmıştı, neredeyse yatma vaktiydi. Mustafa Kemal evine geldi. Kapıyı açan kızkardeşi Makbule'ye sıkıntılı bir yüz ifadesiyle baktı, şefkatle yanağını okşadı, “annemin karyolasının önüne yer sofrası yap, sizinle biraz dertleşmek istiyorum” dedi.
Zübeyde Hanım'ın odasında, karyolasının önüne yer sofrası hazırladılar, patates pureli rosto ve yumurtalı ıspanak yapmışlardı.
Sarışın kurt biraz sonra geldi, üniforması üzerindeydi, üstünü başını değiştirmemişti. Her zaman yaptığı gibi annesinin elini öptü, bağdaş kurarak oturdu. Pat diye… “Gidiyorum” dedi!
Odaya adeta bomba düşmüştü. “Buraların da Selanik gibi olma ihtimali var, giderken gözüm arkamda kalmasın, memleket için uğraşırken sizden yana üzüntüye düçar olmak istemem” dedi.
Zübeyde Hanım küt diye sırtüstü yığıldı. Bayılmıştı.
Doktor Rasim Ferid'i çağırdılar, anca kendine gelebildi.
Heyecan, gerginlik, üzüntü, keder… Zübeyde Hanım'ın yorgun ruhu, bitmek tükenmek bilmeyen evlat ayrılığını taşıyamamıştı, sabaha kadar uyumadı, Kuran okudu.
Günün ilk ışıklarıyla vedalaşmak üzere kapıya geldiler, Mustafa Kemal'in elinde Kuran'ı Kerim vardı, Trablusgarp'ta vuruşurken Libyalı mücahit şeyh Ahmet Sünusi tarafından kendisine hediye edilmişti. Sekiz yıldır nereye gitse, oraya götürüyordu, Sofya'da Çanakkale'de Şam'da Halep'te Filistin'de hep yanındaydı. Annesine bıraktı.
Makbule ağlıyordu. Zübeyde Hanım otoriter ses tonuyla kızını haşladı, “sen asker kardeşisin, ayıp, ağlanır mı hiç” dedi, sanki dün gece üzüntüden bayılan kendisi değilmiş gibi, dimdik durmaya çalışıyordu, “memleket için giden insan ölse bile ağlanmaz, koş misafirlere şerbet ez” diye haykırdı.
Hepi topu birkaç altın bileziği vardı, Selanik'ten elinde avucunda kala kala bunlar kalmıştı, oğluna verdi, “lazım olur” dedi. Zübeyde ana'nın çeyiz bileziği, işte bu şekilde milli mücadele hamuruna karıldı.
Son bir kez sarıldılar.
Mustafa Kemal, kendisini Bandırma Vapuru'na götürecek motora binmek üzere Galata rıhtımına doğru yola çıktı.

Macera böyle başladı.

Ateşten gömleği giymişti ulus.
Akıp gitti, aylar yıllar, canlar.
Takvimler 30 Ağustos 1922'yi gösterirken, yer gök yarılıyordu.
Yüzbaşı Kanellopulos, hatıra defterine çaresizce şunları yazıyordu: “Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz.”

Onun batmasını beklediği güneş, bizim için doğuyordu.

Kudurmuştu Ali Kemal…
Saray'ın büyük gazetecisi!
Köşesinden kin kusuyordu.
“Mustafa Kemalcileri hastalıklı uzuv gibi kesip atmalı” diyordu.
“Mustafa Kemal medeniyet dünyasını aleyhimize çevirmek için Anadolu'da havsalaya sığmaz delilikler yapıyor, cinayetler işliyor” diyordu.
“Bu millici mahluklar kadar başları ezilesi yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir” diyordu.

İzmirli süvari teğmen Yıldırım, o “mahluk”lardan biriydi.
18 yaşındaydı.
Vurulmuştu.
40 derece ateşli olmasına rağmen, hastaneden kaçmış, yeniden cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçükköy İstasyonu'nu almaya çalışırken, son nefesini vermiş, bahçesine gömülmüştü.

Teğmen Yıldırım toprağa düşerken, 30 kadar Yunan askeri, savunmasız Kuzuluk Köyü'ne girdi. Gözleri Fatma'ya takıldı. 15'indeydi. “Taze incir gibi” dediler, sırıtarak… Kaçtı Fatma, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. Yakalım dediler, evi yakalım, nasıl olsa çıkar. Çaktılar kibriti, alev alev… Çıkmadı kardeşim. Çıkmadı Fatma.

Teğmen Şevket o sırada Uşak'tan geçiyordu. Sakarya'da şehit düşen Yüzbaşı Basri'nin anacığı yakaladı kolundan, “Basrim nerde?” diye sordu. İçi çekildi Şevket'in, boğazı düğümlendi. “Arkadan geliyor ana” dedi. Söyleyemedi gerçeği… Ve, ömrünün sonuna kadar unutamadı bu yalanını, “kendimi asla affetmedim” diye yazdı, o güne dair hatırasını.

“Bedelli askerlik” yoktu o zamanlar. Zenginse canı sağolsun, garibansa vatan sağolsun denmiyordu. Albay “deli” Halit, belinin sağ tarafında “namuslu” dediği tabancasını, belinin sol tarafında “namussuz” dediği tabancasını taşıyordu. İşgalciye “namuslu”yla sıkıyor, işgalciden korkup kaçana “namussuz”u gösteriyordu, “tercih senin yiğidim” diyordu, “istersen buyur kaçmaya çalış!”

Deliren biri daha vardı. İstanbul'daki işgal kuvvetleri komutanı general Charpy, öfkeden deliye dönmüştü. Elindeki haritayı yırttı, fırlattı attı, “bu hızla yarın İzmir'e girerler” dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, Fahrettin Altay'ın süvarileri tarafından darmadağın edilmişti. Hayalet gibi, bi ordan bi burdan çıkıyorlar, birliklerin arasına dalıyorlar, hızar gibi biçiyorlar, blok halinde hareket etmesi gereken orduyu, lokma lokma bölüyorlardı.

Kaçıyordu Yunan.
Ecel peşlerinde.

Ve, 9 Eylül… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında. Bornova'dan boşaldılar aşağıya, dörtnala… Sonradan adı Kahramanlar olan semte geldiler. Ödenecek bedel vardı daha… İkinci tümen dördüncü alaydan Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet, son şehitlerimiz… Bugün anıtları var orada. “Vatan ve Namus” yazıyor altında.

Yüzbaşı Şerafettin, teğmen Ali Rıza, teğmen Hamdi, bismillah ilk iş, koştular Hasan Tahsin'in düştüğü yere, hükümet konağının alnı kabağına diktiler al sancağımızı.

Minarelerden ezan sesi yükselirken, Belkahve'deydi Mustafa Kemal, İzmir'i seyrediyordu.

Nif'te kendisi için hazırlanan bağevine gitti.
Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının ışığıyla aydınlanan, buram buram Ege kokan bağeviydi.
Yorgundu.
Yemek getirdiler, yemedi.
Cıgara çıkardı.
Kahve istedi.
“Biliyor musun İsmet” dedi…
“Bir rüya görmüş gibiyim.”

Karabasanla başlayan, 3 yıl 3 ay 22 gün süren, mucizeyle biten bir rüya… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında.

Karşıyaka'ya Alsancak'a Kadifekale'ye dalan süvarilerimiz, gözlerine inanamıyordu bu arada… Bütün şehir ay-yıldızlı bayraklarla donatılmıştı. Adeta “gelincik tarlası”na dönmüştü.
Ne var bunda şaşılacak derseniz… İşgal edilir edilmez, evler didik didik aranmış, bütün bayraklara süngü zoruyla el konulmuş, ibreti alem için sokaklarda yakılmıştı.
E peki şimdi bu kadar bayrak nerden çıkmıştı?

Vaziyet kısa süre sonra anlaşıldı.
Üç yıldır yokluk içinde yaşayan İzmirli kadınlar, bütün eşyalarını yok pahasına satmış, beyaz patiskalarını, kırmızı masa örtülerini saklamış, asla satmamış, yarıdan keserek, komşularıyla değiş tokuş etmiş, sabırla o geceyi beklemişti.
O gece, 8 Eylül 1922'ydi.
Çıkardılar sandıklarından, kırmızı'nın üstüne beyaz ay-yıldız'ı diktiler… Denizi kız, kızı deniz kokan İzmir'in kadınlarının, halkın bayrağıydı onlar.

Ve, 100 yıl sonra, gene mayıs ayı…
Üstelik 19 Mayıs 1919'un 100'üncü yıldönümü.

İstanbul seçiminin iptali arasında gargaraya geldi.
Kafasında fesle dolaşan Kadir Mısıroğlu öldü.

Tabutuna Türk Bayrağı sardılar.

Ölenin arkasından konuşmak bizim töremizde yok.
Bana cevap veremeyecek kişi hakkında asla yazmam.

Cevap verebilecek durumda olanlar için yazıyorum…
Hatta, bu millete mutlaka cevap vermesi gerekenler için yazıyorum.

“Keşke Yunan galip gelseydi” diyen…
“10 Kasım'da saat 9'u 5 geçe kenefe gidin” diyen…
“Mustafa Kemal'in verdiği zararı Yunan yapmazdı” diyen…
“Heykellerinin köpek leşi gibi sürüklendiğini göreceksiniz” diyen…
Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'a “serserinin teki” diyen…
“One minute sözü, İstiklal Harbi'nden daha önemlidir” diyen…
“Vasiyetimdir, Mustafa Kemal'e zerre muhabbeti olan cenazeme gelmesin” diyen…
Kadir Mısıroğlu'nun tabutuna Türk Bayrağı sarılmasına, hangi yasayla, hangi tüzükle, hangi ahlakla, hangi vicdanla, hangi “milli” ve “yerli” duyguyla, kim izin verdi?
Yılmaz ÖZDİL

29 Ocak 2019

ARABA VAPURUNDA MÜZİK YASAK

Geçen Çarşamba günü Kadıköy-Beşiktaş seferini yapan 15:15 vapuruna bindim. Alt arka salon yolcuları arasındaydım. Vapur kalktıktan kısa bir süre sonra, üç gencin oturduğu köşeden caz notaları yükseldi.

Delikanlının biri gitar, öteki saksofon, genç kız ise mızıka çalıyordu. Ankara’nın Bağları türküsünü, başarılı bir caz yorumuyla çalıp söylemeye başladılar. Keyifle dinliyorduk.
Ansızın ızbandut gibi bir çımacı girdi içeri. Hiddetli adımlarla gençlerin yanına gidip, bir şeyler söyledi. Gençler müziği kesti, ama kütük yasakçılara da şerbetli görünüyorlardı. Gitar çalanın, “Para toplamıyoruz ki, müzik ve şarkı da mı yasak?” diye sorduğunu duydum.

Ansızın bir erkek yolcu fırladı kalktı yerinden. “Bu da mı yasak?” diye sordu, çam yarması vapur görevlisine. “Bu da mı?..” Bir başka yolcu, oturduğu yerden, “Biz şikâyetçi değiliz, canımız isterse para da veririz, sana ne?” diye bağırdı, kendisinden iki kat iri çımacıya.

***

Derken, inanılmaz bir şey oldu, itiraz eden ilk yolcu, türküyü kaldığı yerden alıp, avazı çıktığı kadar bağıra bağıra söylemeye başladı:

“Ankara’nın bağları da
Büklüm büklüm yolları
Ne zaman sarhoş oldun da
Kaldıramıyon kolları!...”

O ana kadar sessiz kalan kadınlar, erkekler, türküyü alkışlar eşliğinde, hep bir ağızdan söylemeye başlamasın mı?

Yer yerinden oynuyordu.

İçeri girerken afrından tafrından geçilmeyen çımacı, epeyce şaşkın ve ürkmüş, çıkıp gitti. Yolcuların, “Çalın çocuklar, çalın!” diye teşvik ettikleri genç müzisyenler, "Ankara ’nın Bağları" ’nı bitirip, Commandante Che Guevara ağıtına geçtiler.

Salona, dokunanı çarpacak bir öfke egemendi.

Kimi sözlerini bilmediği şarkıya “nını, nını” diye eşlik edip el çırparken, kimileri de yüksek sesle verip veriştiriyordu: “Mevlüt okusalar yasak değil tabii!”, “Suriyeli dilencilerin para toplamasına ses çıkarmazlar ama!..” nidalarıyla.

***

Bazıları gençlerin yanına gidip, “Siz istemiyorsunuz, ben veriyorum!” diye ceplerine para tıkıştırdı. Beşiktaş’a yaklaşmıştık. Enstrümanlar kılıflandı. Müzisyenlerden gitarist olanı, “Desteğinize teşekkür ederiz”dedi. “Ama şimdi zabıtayı çağırmıştır bunlar, bizi iskeleden alacaklar. Birlikte çıkalım, belki bir şansımız olur...”

Vapur iskeleye yanaşıyordu. Gerçekten de dört zabıta bekliyordu çıkışta, lumbozlardan görüyorduk. Yolcular ayağa kalkıp gençleri ortalarına alarak çıkışa doğru yürüdü.

Küçük kızının elini tutan bir baba, müzisyenlere “Sizin eli boş çıkmanız daha doğru olur” dedi. “Verin bakayım şu gitarı bana!”
Tüm gerçek cesurlar gibi, ufak tefek, kendi halinde bir adamdı. Aldı gitarı, bir elinde kızı, bir elinde agitar, ilerledi kapıya. Bir başka yolcu, saksafonu alıp astı omzuna. Genç kıza, mızıkayı cebine sokup, önden gitmesi söylendi. Eh, artık benim de bir şey yapmam gerekiyordu. Müzik üçlüsünün lideri olduğu anlaşılan gitariste yaklaşıp koluna girdim, “Sen benim oğlumsun, ben de senin annen, yürüyelim!” dedim.

***

Müzisyenler, yolcuların nasıl gergin ve her birinin yaptığı her hareketin bir karar olduğunun, pek farkında değildi. Gençliğe özgü aldırmazlıkla durumu çok eğlenceli buluyor, kıkır kıkır gülüyorlardı. Oysa onlara sahip çıkanlar, kavgayı göze almışlığın sessiz ciddiyeti içindeydiler.

Korumaya aldığımız gençlerin göremediği o vahim kararlılığı, onları bekleyen dört zabıta sezdi. Donup kaldılar. Gözlerinin içine baka baka, önlerinden geçip gittik, hep birlikte. Yola çıktığımızda, müzik aletlerini teslim alan gençler “Sağol abla, sağol abi!” cıvıltıları arasında uzaklaşırken, biz erişkinler aynı gergin sessizlik ve ciddiyet içinde dağıldık.

***

Hava kurşun gibi ağır, sevgili okurlarım. Bu ülkede, azgın bir azınlığın sürekli tekmelediği mutsuz çoğunluğun öfkesi artıyor. Türkiye fokur fokur kaynayan bir kazan. Kapak henüz atmadı, çünkü itici gücüne henüz ulaşmadı. Bu çoğunluğa yön vermesi gereken muhalefet partileri, ne kaynayan öfkenin farkında, ne kendilerinden kesilen umutların...

Sabır tenceresi ne zaman taşar, kapak nerede, nasıl bir gerekçeyle atar bilemem. Ama ufukta, hem iktidarın, hem de muhalefet partilerinin boyunu aşacak, atıllaşan siyasal arenayı basacak bir öfke selinin boğuk uğultusu büyüyor.

- Mine Gökçe Kırıkkanat,
    Cumhuriyet Gazetesi.


YABANCI ÜLKELERDE ATATÜRK


Yıl 1971...

Fırat adlı gemiyle, Amerika’nın Phıladelphia limanına 10 bin ton tütün götürmüştük.
Şehri dolaşmış gemiye dönüyorduk.
Yanımıza bir araba yaklaştı ve nereye gittiğimizi sordu.
Limana deyince bizi götürebileceğini söyledi. 3 arkadaş bindik ve geminin bordasına kadar getirdi.
Bu kibar Amerikalıyı ‘Türk kahvesi’ ikram etmek için gemiye davet ettim.
Zabitan salonuna geçtik. Kaptanımız da oradaydı.
Misafirimiz salonu inceledıkten sonra; “Bu geminin Türk gemisi olduğunu söylediniz. Ancak, salonda Atatürk resmi yok” dedi ve hemen ilave etti; “Önce Atatürk’ün resmini koymalıydınız” deyip kahveyi içmeden gemiden ayrıldı.
Hepimiz şaşırıp kalmıştık.
Karşılaştığımız olaya bir anlam veremiyorduk.
Bu olayı çok düşündüm.
Sanırım bu kibar Amerikalı, varlık nedenimiz olan Atatürk’e kayıtsız kaldığımızı düşünmüş ve tavrımızı vefasızlık olarak değerlendirerek bizi protesto etmişti.
Karşılaştığımız bu sıradışı olaya başka açıklama bulamamıştım…

Yıl 1985 ...

İzmir’e yük getiren Yunan bandralı gemide baş mühendis mide kanaması geçirdiği için hastahaneye kaldırılmış.
İşe davet ettikleri için görev aldım. Gemide tek Türk, baş mühendis olarak benim.
Bir sohbet esnasında, gemi kaptanı (adı Kosta’ydı) gümrükte fotoğraf makinesinin mühürlü kamaraya kilitlendiğini ve bu duruma çok üzüldüğünü söyledi.
Makine yanında olsaydı ne yapacaktın diye sordum.
Oğlu istediği için, Kordon’daki Atatürk Anıtı’nın resmini çekeceğini söyledi. Şaşırmıştım.
“Atatürk size tarihinizin en büyük darbesini vuran komutandı, neden onun resmini çekmeyi düşünüyorsunuz” dedim.
Şu cevabı verdi;
“Biz, emperyalizmin emrinde haksız ve işgalci olarak Anadolu’ya geldik. Uçurumdan aşağı yuvarlanırken Atatürk sizi uçurumun kenarından alıp, özgür uluslar arasına modern bir ulus olarak kattı.Bunu yaparken, insanlık tarihine ezilen ulusların kurtuluşuna örnek olan, yeni bir deneyim kazandırdı. Onlara, özgürlükleri için mücadele ederlerse kazanacaklarını öğretti. Atatürk, bu nedenle bizim için de değerlidir”.
Bu cevap nedeniyle, etkisini hayatım boyunca taşıdığım bir duygu yoğunlaşması yaşamıştım…

Yıl 1988 ...

Ekvador’un Guayaquil şehri.
Gemideki işim bitince, çevreyi tanımak için dolaşmaya çıktım.
Bir okula rastladım. okulun girişindeki alanda 5 tane büst gördüm.
Birinci büst Simon Bolivar’a aitti.
İkincisi Che Guavera,
üçüncüsü Fidel Castro,
Dördüncüsü Emiliyano Zapata
ve Beşinci büst Mustafa Kemal Atatürk’e aitti.
Büstleri inceleyip İspanyolca açıklamaları anlamaya çalışırken, öğretmen olduğunu düzgün İngilizcesi ile söyleyen bir kişi geldi.
Nereli olduğumu sordu.
Türk olduğumu söyleyince, içtenlikli bir ilgi gösterdi.
Atatürk hakkında konuşmaya başladık. Türk devrimi konusundaki bilgisi yüksekti.
Atatürk’ü, saygı duyduğu diğer 4 devrimciden ayrı tuttuğunu söyledi. “O yalnızca ülkesini kurtarıp modern bir ulus yaratmakla kalmadı, ezilen uluslara evrensel bir örnek yarattı. İnsanlık tarihinde hiçbir lider bunu başaramamıştır” dedi.
O an duyduğum övünç ve mutluluğu unutmam mümkün değildir.

YIL 1999 ...

Hindistan’ın Visakapatman limanındayız.
Şehri dolaşırken büyük bir kitapçı dükkanına girdim.
Çocuklar için kısaltılmış İngilizce dünya klasikleri dizisi olduğunu gördüm. İncelediğim listede ‘Atatürk’ün Hayatı ve Devrimleri’ isimli bir kitap bulunuyordu.
Listede olmasına rağmen raflarda yoktu.
Görevliyi buldum ve diğerleri ile bu kitabı istediğimi söyledim.
Görevli, okulların yeni açıldığı, ilginin fazla olması nedeniyle kitabın kalmadığını, ısmarladıklarını ve bir hafta sonra uğramamı söyledi.
Ertesi gün limandan hareket edeceğimiz için zamanım olmadığından bu kitabı alamadım.
Bir yandan bütün kitabevi benim olmuş gibi mutlu oldum, diğer yandan, derin bir acı ve üzüntü duydum. Dünyanın öbür ucunda, çocuklara öğretilen Atatürk kendi ülkesinde üstü örtülmüş,
Yetkili yerlere gelen kişiler Onu bu ülke gençliğine öğretmemek için her şeyi yapmışlardı.

Üzüntümün nedeni buydu…

Yıl 2003 ...

Kamerun’un Douala Limanındayız.
Kütük kereste yüklenecek. Yükün sahibi, gemiye yüklemeye nezaret edecek bir kaptan göndermişti.
Kaptan Hırvattı.
Zabitan odasına geldiğinde, gelenin karşısına düşen duvardaki Atatürk resmini görünce duraladı.
Bir süre durduktan sonra resme doğru yürüdü.
Saygı ifade eden davranışlarla resmi nazikçe düzeltti ve hepimizin yüreğine bir ok gibi saplanan şu sözleri söyledi; “Siz bu insanı ve ideallerini anlayamadınız. Anlamış olsaydınız bugün Avrupa kapılarında sürünmez, Avrupalılar sizin kapılarınızda bekleşirlerdi”…

Yıl 2017 ...

Bangladeşin Chittgong limanındayız.
Gemiden inmiş limanın çıkış kapısına doğru gidiyordum.
Takkeli, entari ya da şalvar giyimli, yaşlı birisi ile hafifçe çarpıştık.
Nedeni o olmamasına karşın özür diledi ve konuşmaya başladık.
Nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyledim.
Hiç beklemediğim bir cevap verdi;
“Atatürk’ün çocuğusun yani” dedi. Heyecanlanmıştım.
Sohbeti sürdürdüm.
Birçok kimseye inanılmaz gelebilir ama bana şunları söyledi;
“En büyük Müslüman Atatürk’tür.
Biz Bangaldeş olarak onun öğrettiği yoldan gittik ve özgürlüğümüze kavuştuk.
Fakiriz ama onun yaptıklarını yaparsak fakirlikten de kurtulabiliriz.
O sadece Türklerin değil tüm Doğu halkları için de büyük bir liderdir ….

Mehmet Ali Ergöz Hatıraları ...

26 Ocak 2019

VENEZUELA da VENEZUELA

*VENEZUELA* da *VENEZUELA*...
Şimdi bir de bu çıktı...
Neresidir burası...
*VENEZUELA* dan bize ne...
*VENEZUELA* ile bizim ne alakamız var...
*VENEZUELA* kim biz kim...
*VENEZUELA* dediğin yer taaa... Allahın ittir ettiği yerde...
Diye bakarsan, *TARİH* de sana *HAŞIRT CEZASI KESER...*
* Venezuela'nın nüfusu 30 milyon kişi…
* *Suudi* Arabistan'ın bile *265* milyar varil petrol rezervi varken,
* *Venezuela*'nın *296* milyar varil petrol rezervi var.
Varilini 55 dolardan hesapla bak ne çıkıyor…
Venezuela halkının en az Kanadalılar kadar refah olması gerekiyor, gerekiyor da...
*Bu SEFALET niye...*
Niye mi...
Bakslım yollardır
*VENEZUELA* nasıl idate ediliyor...
*Venezuela* 'da *BAŞKANLIK SİSTEMİ* var.
*Hugo Chavez 1998*'de başkan seçildi.
Yoksul ve cahil ahali, onu çok seviyordu, gıda kolisi dağıtıyor, gariban mahallelere, sağlık ocağı filan açıyor, devletin kaynaklarını sebil gibi *ÜRETİM* için değil *TÜKETİM* için kullanıyordu.
*Balık tutmayı öğretme yerine, kokmuş balık vererek HALKI KANDIRANLAR*, açlıktan nefesi kokan halkın kurtarıcısı olarak görülüyordu.
Şakkk…
*Başkan Hugo Chavez*
Anayasayı değiştirdi, dolayısıyla devletin yönetim şeklini değiştirdi.
Artık, *HALKIN* onu sevip sevmemelerinin önemi yoktu, çünkü, artık onu başkanlıktan indirmek hukuken mümkün değildi.
*HUGO*, önce *MUHALEFETİ SUSTURDU, BASINI SUSTURDU, İŞ DÜNYASINI SUSTALI MAYMUNA ÇEVİRDİ*.
Onun yönetim şekli yüzünden *1.5 milyon kişi ülkeden kaçtı*.
Nüfusun yüzde beşi ülkeden kaçarken… Twitter'dan kendisini takip eden üç milyonuncu takipçisine ev hediye ederek, kendisini alkışlatıyordu.
Kansere yakalandı. Halefi olarak, başkan yardımcısı *Maduro*'yu seçti.
Bütçe dahil, tüm yetkilerini başkan yardımcısı Maduro'ya devretti.
*Maduro* otobüs şoförüydü, lise mezunuydu, sendikacılıktan tırmanmış, *Chavez'in sağkolu* olmuştu.
“Üniversite mezunu olmayan biri devlete başkan olabilir mi?”
diye eleştirildiğinde…
Chavez,
“ _neden olmasın_” diyordu.
_“iktidar halkındır, elitler-seçkinciler istemese de otobüs şoförü başkan olur”_
diyordu.
Chavez öldü, otobüs şoförü Maduro geçici olarak başkan oldu.
Nisan 2013'te yeniden başkanlık seçimi yapıldı, *başkanlık imkanlarını sonuna kadar kullanan Maduro, yüzde 50.6 oyla kılpayı kazandı*.
Rakibi yüzde 49.1 almıştı. *Seçimde şaibe olduğunu, oyların çalındığını elbette herkes biliyordu ama, itirazlardan netice alınamadı, çünkü, seçim kurulu, yargı, komple Maduro'nun kontrolündeydi*.
*Toplum karpuz gibi ikiye bölündü.*
Protesto gösterileri başlayınca, *halka ateş* açıldı.
Harvard mezunu *muhalefet lideri tutuklandı*.
Bizzat başkan Maduro tarafından
*“kendisinin başkanlığını kabul etmeyenlere konuşma yasağı”*
getiren yasa teklifi hazırlandı ve meclis de bu teklifi kabul etti iyi mi…
*Muhalefete kanunen konuşma yasağı getirildi.*
Başkanlık yetkilerini daha da arttıran yasalar çıkarttı.
Mesela, *petrol ve madenler konusunda meclise sormadan karar verme yetkisini kendisine aldı!*
*Yandaş medya* oluşturdu.
Şu anda Maduro haricinde hiçbir şey yazmıyorlar, televizyonlarda devamlı Maduro konuşuyor.
*Muhalif medyayı susturdu* , yayınlarını beğenmediği televizyon kanallarını kablolu kanaldan çıkardı.
*20 milyon kişiye 120 bin ton gıda kolisi dağıttı.*
Temel ihtiyaç maddeleri karaborsaya düşmeye başlayınca, başkanlık bünyesinde komisyon kurdu, kıtlığın sebebinin araştırılmasını istedi.
*Yalaka komisyon* araştırdı. Ne buldular biliyor musunuz?
_“Halkımızın yüzde 95'i günde dört-beş öğün yemek yiyor, bu nedenle tüketim maddelerinde sıkıntı yaşanıyor”_
sonucunu buldular!
Kıtlığın sebebi halkın çok yemesiydi yani…
Başkanın sorumluluğu, kusuru yoktu!
2015'te parlamento seçimi yapıldı.
*Maduro* her türlü *katakulliyi* yaptı ama, hezimete uğramaktan kurtulamadı. Muhalefet ezici çoğunlukla kazandı.
Muhalefet parlamentoyu kazandı ama…
Başkan hâlâ Maduro'ydu.
*Ordu, polis ve yargının* tamamı *Maduro* 'nun elindeydi.
Hükümeti de hâlâ o kuruyordu.
Meclis çoğunluğunu ele geçiren muhalefet, 2019'da yapılması gereken başkanlık seçimlerinin öne çekilmesi için, erken seçim talebinde bulundu. Tabii ki başkan reddetti!
Bunun üzerine, erken seçime gidilmesi konusunda referandum yapılması için anayasal süreç başlatıldı. Anayasaya göre, referanduma gidilmesi için seçmenin yüzde 20'sinden imza toplanması gerekiyordu. Dört milyon imza toplandı.
Amaaa... Nafile… Başkanın emrindeki seçim kurulu, imzaları kabul etmedi, referandum meferandum yapamazsınız dedi, kesti attı!
Muhalefet bir başka yol aradı, meclisten, Maduro'nun başkanlıktan azledilmesini talep eden karar çıkarıldı.
Gel gör ki… Tüm üyeleri Maduro tarafından seçilen Anayasa Mahkemesi bu kararı reddetti.
Meclisin azil talebinin anayasaya aykırı olduğu açıklandı!
Bunlar yetmezmiş gibi, *Aragua eyaletinin valisini* (artık nasıl bir işişkileri varsa), kendisine başkan yardımcısı yaptı.
Bu herif “ *uyuşturucu baronu*” olarak tanınıyor!
Eğer Maduro da Chavez gibi ölürse, 2019'a kadar ülkeyi bu arkadaş yönetecek.
*Netice?*
Şu anda Venezuela'da
* Enflasyon yüzde 16.000…
* Alışverişlerde kredi kartı geçmiyor, mağazalar kabul etmiyor.
* Hükümet devalüasyonla eriyen banknotları tedavülden kaldırıp, yerine yenilerini sürmek istedi, para basmak için bile para bulamadı!
* Asgari ücrete güya yüzde 50 zam yapıldı, 40 bin bolivar oldu, 40 bin bolivar ne ediyor biliyor musunuz, 15 dolar ediyor!
* Et, un, şeker, pirinç, süt karaborsa satılıyor, ekmek için bile kuyruk var, marketler saldırıya uğruyor, yağmalanıyor.
* Hal böyleyken, zengin daha da zengin oldu.
Bir hamburger 170 dolara satılıyor, alıcı buluyor!
* Eczane rafları boşaldı, ilaç sıkıntısı var, sağlık sistemi çöktü, ameliyat malzemesi yok, yenidoğan bebek ölümleri rekor seviyeye ulaştı.

* İthalat bıçak gibi kesildi, alt tarafı diş macunu almak isteyen, normal fiyatının yüz misli ödemek zorunda kalıyor.
* Günde 18 saate varan elektrik kesintileri yapılıyor, yeterli elektrik üretilemediği için, kamu kurumları haftada beş gün tatil ediliyor, sadece pazartesi ve salı çalışıyor, özel sektör haftalık izin gününü üçe çıkardı.
* Şehirlerde günde sekiz saat su kesintisi yapılıyor, her gün…
* Fuhuş patladı.
* Suç patladı, her 21 dakikada bir cinayet işleniyor.
* Her sene 17 bin adam kaçırma olayı, fidye rapor ediliyor.
* Gasp öyle hale geldi ki, insanlar cep telefonuyla anca evlerinde konuşuyor, sokağa çıkarken yanına almıyor.
* Sosyal hayat durdu, sinema yok, tiyatro yok, konser yok, hava kararınca şehirler ıssızlaşıyor.
* Karayolları, limanlar ve havalimanları ordu kontrolünde tutuluyor.
*Moduro VENEZUELLA*'nın taaa *içine etti.*
Amaaa...
*Başkan hâlâ başkan.*
*YAŞASINNN... BAŞKANLIK SİSTEMİ*...

Alıntı